Wednesday, 20 August 2014

Sri Lanka 1 - Dinazorlar

Bu bir Sri Lanka yazı dizisi giriş bölümü (Hiçbir zaman bitirmedi)

Aşırı sıcak, 1000 senelik her tarafı boyalı bir otobüsteyiz. En arkadayız. Şöför hep ters şeritten korna çalarak gitme konusunda ısrarcı. Arada ani frenler yapıyor ya da şerit değiştiriyor, biz de heyecan yaşıyoruz. Her şey eski ama elbette olmazsa olmaz LCD ekran mevcut, dımdırı dımdırı klip oynuyor. Sahil, plaj, evler, insalar ve tropik yeşil akıyor pencereden. İnsanın ara ara içi geçiyor, sonra kendine geliyor.



İşte böyle giderken bir bakıyorum 3 palmiyenin arasında, palmiye gövdesi renginde şirin mi şirin bir dinazor karnını doyuruyor. Hızla uzaklaşıyoruz.

2 gün sonra akşam yemeğinde arkadaşıma "Sana bir şey itiraf etmem gerek" diyorum. Hafif panikle bana bakıyor. "Ben dinazor gördüm". "Neden bana göstermedin?" diye soruyor ciddi bir şekilde. "Çok hızlı geçtik, vakit olmadı" diyorum. "Bundan sonra lüten söyle!"

Arada söylüyorum ama her zaman değil. Dil çıkaran ağaçlar, yumruk atan kayalar, bilge suratlı bulutlar görüyorum. Hiç bitmiyor. Tam bir masal diyarı. İşin garibi bir de bok atıyorum ülkeye.

- Ben gelmeden önce burayı bir filmdeki gibi hayal etmiştim, neden bilmiyorum
- Hangi film
- Unuttum...

Robin Williams'ın intihar haberleriyle  hatırlıyorum. Jumanji. Bir ülke daha ne kadar Jumanji olabilir acaba? (Yoksa Narnia mıydı benim film?)

"Başına güneş geçmiş senin" diyeceksiniz. "Yorgunluktandır" diyeceksiniz. Olabilir. Kaybolduğumuzda, tozdan rengimiz değiştiğinde, sıcaktan beynimiz eridiğinde, dolandırıldığımızda falan durup hep "Neden Sri Lanka?" diyerek güldük. İkimize de bu soru çok sorulmuş çünkü gelmeden önce. Birçok kişiye gitmesi anlamsız bir yer gibi geliyor demek ki.

Neden mi? Çünkü insanın yaşadığı dünyadan bambaşka bir yere gitmesi algısını darma dağan ediyor, duyu organları ters takla atıyor, beyne gelen sakin sinyaller halay çekerek yerleşiyor. Hem zaman çok hızlı geçiyor, hem de bir gün öncesi bir ay öncesi gibi geliyor. Yaşam katlandıkça katlanıyor.

Ya da ben deliyim?





Tuesday, 8 April 2014

Muskat'ta 2 Gün

Uzun zamandır gezi yazısı yazmıyorum. Gezmediğimden değil, biraz ülkede bu kadar olay olurken yazmaya utandığımdan, biraz içimden gelmediğinden. Gündemle karışık depresyon belirtisi... Ancak bana yazmak kadar iyi gelen bir şey yok. Belki birkaç kişinin de işine yarar diyerek yanımda oturmakta olan mükemmel görünüşlü 2 İtalyan aile, Filipinli dadı ve bağıran çocuklara kulaklarımı kapatarak başlıyorum...

İlk Umman’la tanışışım, yıl 1999. Oha 15 yıl olmuş. Lise son. Tüm kızların gönlünü çalan İrlandalı bir biyoloji hocamız var. Türkiye’ye gelmeden önce Umman’da çalıştığından bahsediyor, ben Amman anlıyorum (İngilizcesi Oman ama bakın çok benziyor). "Anaa ben de orada büyüdüm" diye atlıyorum ve rezil oluyorum. Umman minik ve gizemli bir Suudi Arabistan gözümde. Hocamız ekliyor "Siz Amerika’daki çocuklardan daha çok çalışıyorsunuz, Umman’daki çocuklar da sizden daha fazla çalışıyorlar. Açıklaması çok basit. Bir şeyleri delerek kurtulmaya ihtiyaç duyma ya da duymama."

Konuya giremedim. Neyse işte, baktım uçakla 45 dakikada mesafede yaşıyorum, aldım hafta sonu için biletimi.  Ve maceralar başladı. 1 riyal 2 avroymuş, neden söylemediniz!!11! Bir de Sultan Bey Hazretleri tüm butik otel, hostel tarzı yerlerin lisanlarını iptal etmiş ikinci bir emre kadar. İnternetten bakıyorum hiçbir yere rezervasyon yapılmıyor. Sonra mail atmaya başladım da öğrendim. Seçenekleriniz 5 yıldızlı gecesi 150 dolardan başlayan oteller ya da karafatmalı 80 dolardan başlayan oteller.... Pek iç açıcı değil. Sonuç olarak bu hostellerden birinin sahibinin minik ikinci bir mekanı daha varmış. Kaçak çalıştıyormuş. Ben de orada bir oda tuttum. Yine ucuz değildi hiç. Çok tatlı bir adam ve çok temiz bir yer ama şehre de çok uzaktı. Araba kiralamak isteyenlere veya temiz bir mutfakta yemek yapıp tasarruf etme fikrinde olanlara tavsiye edebilirim. Bana yazarsınız, bilgilerini buradan paylaşmayayım. Ha bir de 5 riyal fazla vermiştim, sanırım onu bahşiş sandı... Halbuki ben kuruşlarımı sayıyorum... Evet halen konuya giremedik... Pek mümkün olmayacak gibi.

Muskat çok geniş bir alana yayılmış durumda. Arada tepeler var. Gerçekten çok ilginç bir coğrayfa. Eski şehrin eski evleri dışında şehir villalardan ve iş merkezindeki 10 katlı binalardan oluşuyor.  Gökdelen yasakmış ve bu benim için iyi bir değişiklik oldu. Erkekler beyaz entari üstüne Omani takkesi, kadınlar genelde çarşaf giyiyor. Siz de kapalı giyinin. Kapalı derken, pantolon üstüne kısa kollu yeterli. Omuzlar, dekolte ve bacakların olabildiğince fazla bir kısmı gözükmese daha iyi olur. Gerçi nadir olarak (yabancılar ve turistler dışında) tek başına kadın görüyorsunuz. Genelde ailecek sokaktalar ya da gözükmüyorlar. Özellikle eski şehrin ara sokaklarında dolanırken bir mekana kadın olmadan hayat katılamadığına bir kez daha karar verdim. O evlerin kapılarına oturmuş ya da balkondan birbirine bağıran kadınlar olsaydı sokakta daha çok çocuk kahkahası olurdu. 




Muskat'ta Ne Göreceğiz? 

Muskatın yakınlarındaki vadiler çok güzelmiş ancak ben sadece şehirden bahsedeceğim.  Eski şehir dedikleri yer Sultan Bey’in sarayından ve müzelerden oluşuyor. Her tepede bir kale var ama gezilmiyor.  Dışından bakıyoruz. Bir de planeterium yapmışlar ortaya, zuzaylu çıkacakmış gibi... Valla eski şehirde uyusam korkardım. Sahilden biraz ilerleyince liman bölgesine ulaşılıyor, burası aynı zamanda Mutrah Souq’un (kapalı çarşı) bulunduğu yer. Alışveriş açısından bizim için o kadar ilginç değil ancak o hengame ve tütsülerin tüm duyu organlarınızı darma dağın edişi görmeye değer. Bir arkadaşım "En çok aklımda kokular kaldı ama sen Dubai’den alışıksındır" demişti, değilmişim. Dubai’de de tütsü kültürü olduğunu biliyorum da gökdelenlerin arasında hangi coğrafyada olduğumuzu unutmuş biçimde yaşıyoruz. Liman tarafında arka sokaklarda dolanmak keyifli çok.  Aynı zamanda çok ucuza karnınızı doyurup manyak güzel meyve suları içebiliyorsunuz. Hayatımdaki en güzel muzu bu ülkede yedim. Bir de mango suyunu abartmış olabilirim.




Sonra Qurum denen bir bölge var. Burada turistleri değil de bu ülkeye taşınmış yabancılara rastlamanız mümkün. Royal Opera House, kafeler, 5 yaldızlı oteller de daha cok bu tarafta. Ama bana böyle tarif edildiğinde cıvıl cıvıl sokaklar hayal etmiştim. Hiç öyle bir şey yok. Kumsal yanında 10 mekan falan var yan yana, onun dışındakiler birbirinden uzak ve kimse yürümüyor. Yürürken bana garip garip baktı insanlar. Neyse kumsal gerçekten çok güzel. Ama denize giren çok az kişi vardı, onlar da mayo giymiyorlardı. Denize girecekseniz tesettürle hanımlar. Ya da kimsenin olmadığı plajlara gidin. Aslında benim gibi yalnız yolculuk edenlerin girmemesini tavsiye ederim, dikkat çekmek rahatsızlık verebilir? Neden mi? Az sonra!!!



Sonra cami var. Sultanımızın büyük camisi. Biraz olaylı oradaki maceram. O da az sonraaa... Abu Dhabi’de bunu döven cami yapılmış durumda, en büyük birinci halı orada. Ama gitmişken girin, görün.

Ve Maceralarım


Uçaktan inip terminale girdik, 2 adam avazları çıktığı kadar bağırıyor “Dubai’ye dönüş soldan, Dubai’ye dönüş soldan”. Ben de salak salak bakıyorum. “Yani eninde sonda ben de döneceğim ama biraz erken değil mi?” şeklinde düşünceler geçiyor kafamda. Uçak doluydu, toplam 20 kişi falan Muskat’a girdi, geri kalanı soldan koşa koşa devam etti. Bunlar Dubai vizesi yenilemek için giriş çıkış yapan kitle. Ve onlar için özel sistem kurulmuş. Garip garip işler. Vizeyi Türk vatandaşları kapıdan alabiliyor, o civardaki ülkelerde oturma izniniz varsa çok daha ucuz...

Neyse elbette memlekete bereket getirdim benden bekleneceği üzere... Şimşekler, sular seller ve bu durumdan son derece mutlu olan halk... Souq’u spor ayakkabılarım tamamen ıslanmış bir şekilde her adımında şapırk şupurk sesler çıkararak gezdim. Erkekler ve kadınlar entarilerini kaldırmış suların içinde normal hayatlarına devam ediyorlardı. Yalnız sahildeki kalabalık dağılmayınca kafalarına yıldırım düşecek ölecekler diye biraz korktum. Ölmediler.



Benim kaldığım ve gizli olan sadece 3 odalı B&B var ya, hangi taksiye binsem ve o villanın köşesindeki yeri söylesem, "Aaa Alman’ın yerine mi?" diyorlar Buna bayağı güldüm. Taksi şöförleri turist kazıklıyorlarsa da anlaşmalı şekilde kazıklıyorlar. Hepsi aynı fiyatı söyledi. Taksimetre diye bir olay yok ama, o yüzden binerken sorun. Bir tanesi bana sen söyle dedi sadece, onla pazarlık yaptım, o kadar. Hepsi çok yardımsever. Giderken bana rehberlik yapıp ülkelerini anlattılar. Taksi olayı yıldızlı pekiyi. Ama ucuz değil. Minik minik alanlar var birbirinden çok uzak, biraz da o yüzden.

Yemek konusu hayal kırıklığı. Umman mutfağı diye bir şey var mı şüpheliyim.  Size özel odalı ve çok kap servis yapan yerler varmış. Ben gitmedim. Sokakta kebap, falafel ve Hint yemeği bulunuyor daha çok. Garip ve inanılmaz acı bir şey yedim. Onun dışında burger ve İtalyan yemekleri de şehrin ciks kısımlarını sarmış durumda.

Cami meselesine gelince, Cuma dışında sabah 11’e kadar gezebiliyorsunuz. Ben tesettürlü dolanıyordum zaten havanı sıcaklığına göre: Pantolan, tişört, boynuma eşarp. Yanıma uzun kollu bir şey almayı unutmuşum ama şallarım vardı. Hem başımı örttüm, hem sarımdım. Çarşaflı gibiydim bildiğiniz. Tam içeri gireceğim beni durdurdular. Üstündekini aç dediler. “Tövbe günah değil mi?” dedim. Yok şaka. Yemedi. İçimdekinin kısa kollu olduğunu görünce sokmadılar içeri. Kıyafet de vermiyorlar, ya satın almanız gerekiyor ya da karaborsadan kiralıyorsunuz. Tam bir para tuzağı gibi geldi ve birden inanılmaz bunaldım. Caminin etrafında yürüyüp serin bir köşeye oturdum uzun süre. Resmen hayat çöktü üstüme, her yerden gelen baskılardan ve saçmalıklardan çok bunaldığımı hissettim. Patlama noktasına gelmişim.  Bu bambaşka bir yazı konusu ama. Neyse sonuç olarak camiye girmedim. Yanlış anlaşılmak istemem, dini mekanlara saygım sonsuz, çarşaf versinler giyerim. Suriye'de hep öyle girdim camilere. Ancak bundan para kazanmak da ne?

Tek başına yapılan seyahatlerde biraz da deliyseniz sanırım ve kendinize dinliyorsanız bu tip anlar pek çok oluyor. Günlük hayatınızda fark etmediğiniz sorunlarla yüzleşiyorsunuz. Sabah erken bir uçakla Muskat’a gelmiştim mesela. Odama yerleşince yarım saat uyudum. O uykuyla uyanıklık arasında bir an kafamda ne çok gürültü olduğunu fark ettim. Düşünceler resmen ses çıkarıyorlardı. Manyakça gelebilir ama öyle. Bütün endişelerim bıdı bıdı bıdı bana bir şeyler anlatıyordu. Bunu fark etmemle şalteri kapattım ve rahatladım.

Evet biraz da heyecanlı şeyler vakti.... Bana dediler ki Umman çok güvenli. Gerçekten de öyle. Ne de olsa başınıza bir şey gelse adamların kol, kafa kesilir. "Erkekler  kadınlarla konuşmuyorlar, kimse seni rahatsız etmez ama halkla da muhabbete giremiyorsun bu yüzden" diye de uyardılar. Hiç öyle bir şey olmadı. Muhabbete de girdim, rahatsız da edildim. Hatta bu kadar tek başıma gezdim, ilk defa 2 kez uzun süre takip edildim. Hele bir tanesinin 1 saat falan görmedikten sonra oturduğum bahçede belirmesi ufak çaplı bir "Yuh devenin nalı" hissi yaratti. Ama başıma bir şey geleceğine dair en ufak bir korkum olmadı. Sadece yolumu falan değiştirmekten sıkıldım. Öyle yani hanımlar, korkmadan gidin ama bunlara da hazırlıklı olun. Herkesin dediği kadar ak akçe bir yer değil ve kesinlikle dikkat çekmeyin.


Özet

video

Eveet uzun uzun yazdım. Muskat’ın tüm ülkenin en çirkin yeri olduğuna da inandığımdan, kesinlikle görülesi yer Umman. Toplu taşıma diye bir kavram yok ve pahalı, o yüzden turları sevmesem de ya tura katılın ya da araba kiralayıp iyi bir plan yapın derim. Çok paranız varsa başka mesele.

Dubai'ye geri dönüş için uçağa bindiğimde çok karışık düşünceler içerisindeydim. 
Bu coğrafyada yaşamaktan çok sıkıldığımı düşündüm. Yanımdaki adamın (sanırım uçak korkusuna bağlı) balgam sesi çıkarması da yardım etmedi.
Bu hafta sonunun bana çok iyi geldi geldiğini düşündüm. Yolculuk meditasyon gibi bir şey.
Muskat'ı sevdiğimi düşündüm. Bu devirde Arap masalına girmek gibi bir şey.
Dubai’ye inince de eve gelmişim gibi rahatladım.

 Baktım kafam çok karışık, düşünmeyi bıraktım.

Gideceklere iyi yolculuklar!






















Saturday, 18 January 2014

Dışarıdakiler



Minik bir kız çocuğu yol kenarında oturuyor. Önünden devamlı insanlar akıyor. Hepsi aynı yöne gidiyorlar. Bir çekim gücünün etkisinde kalmışlar da çıkamıyorlarmış gibi yörüngelerinden şaşmıyorlar. Aralarına katılmaya biraz korkuyor ama içlerine çekiyorlar onu. Sonra unutuyor yolun kenarının nasıl olduğunu. O akışta her şey gerçekmiş gibi geliyor. Senelerce orada dönüyor.

Dönüyor
dönüyor,
dönüyor.

Sonra birden neyin içinde olduğunu fark ediyor. "Ne yapıyorum ben" diyerek kendini yolun kenarına geri bırakıyor. Yeşilliklerde oynayan çocuklar ve üzgün gözlerle  kalabalığa bakan yaralı insanlar var. "Ne oldu sizlere? Kim yaptı bunu?" diye sorarken ayağının altındaki su birinkitisinde kendi yansımasını görüyor. Kan içinde kalmış, güçsüz ve yorgun. Akan insanlara bakıyor, onlar da farklı gözüküyorlar. İki büklüm olmuş kadınlar, bacaksız adamlar, kalpleri dışarı sarkmış yaşlılar var. Kimse birbirine bakmıyor. Yan yana koşanlar da ayağı takılanları hep geride bırakıyor.

Üzgün ve yorgun kenara oturuyor. Nadiren yüzü tebessümlü insanlar görüyor, onlara elini uzatmak istiyor ama onlar kendi akışlarının dışındakileri göremiyorlar. Arada birileri beliriyor yanında. Yorgun bir şekilde çöküyorlar dibine. Kimi alnına öpücük konduruyor, kimi elinden tutuyor, kimi sessiz onunla akışı izliyor. Sonra kalkıp gidiyorlar. "Vakit geldi" diyorlar, "Sen de gel" diyorlar, "Sıkıldım senden" diyorlar. Elinden bir şey gelmiyor. Sonunun böyle olacağını bile bile yanına oturmalarına izin veriyor.

"Neden akışa gitmek gerekiyor, neden çocukların olduğu çimlere gidemiyoruz?" diye soruyor kadın diğer kaldırımcılara. Ses çıkarmıyorlar.

PAAAAM
Yeşil alana bomba düşüyor.
Dünya paramparça.

Yine de oturup elimi tutar ve her şeyin güzel olacağını söyler misin? Ve sonra "Olmasa da önemli değil" der misin?

Sunday, 22 December 2013

Uzun Yol Üstüne Romantizm

Bazen, özellikle sabah uyandığımda, uzun yolda olma halini çok özlüyorum. Gözlerimi her gün başka bir odada açmayı, dışarıda keşfedilecek yepyeni bir hayat olduğunu bilmeyi, sadece kendimi dinleyerek yaşamayı... En çok tamamen yalnız olduğum zamanları arıyorum. Halbuki en güzel, en eğlendiğim anlar başkalarıyla paylaştıklarımdı. Ancak yalnızken kafam günlük sorunların çok uzağında bir yerlerde, başka bir evrende düşünüp tasalanıyordu ya, ben bunu çok seviyordum. Bir insanın gözlerinin içine bakıp ona güvenip güvenmemeye karar vermem gerektiğinde, tek başıma oturduğum sahilde tüm dünya önümde eğilmiş gibi hissederek su buharını içime çektiğimde, trenin penceresinden görüntülerin akışını izlediğimde, yanımdan geçen bir teyze nedensiz yere gülümseyip selam verdiğinde veya yepyeni bir tat keşfettiğimde nefes almamın bir anlamı varmış gibi geliyordu. 

Aslında düşününce yorgun, korkak, yalnız ve tasalı olduğum anlar normal bir günden çok daha fazlaydı. Kahkaha attığım ve çok eğlendiğim anlarsa daha az... Ancak toplamında hissettiğim huzur ve içime dolan yaşamı yeniden bulmakta çok zorluk çekiyorum. Bir gidenin hep gitmek istemesinin nedeni de bu olmalı... Böyle garip bir bağımlılık. 



Tuesday, 17 December 2013

Dubai'de Hayat 1

Dubai'ye geleli bir ayı geçti. Hep yazayım diye blogumu açıp boş boş bakıyorum. Galiba burası hakkında ne düşündüğüme karar veremedim. Ne hissettiğime de...


İlk defa bu kadar gökdelenli bir yerde yaşıyorum. 44. katta çalışıp 20. katta yaşıyorum. Yeni bir hayatın içinde yeni bir iş öğrenmeye çalışıyorum. Tanıştığım insanlar "Merhaba benim 5 uluslarası şirketim var, sen ne yapıyorsun?" diyebiliyorlar. Sonra kafamı çeviriyorum çaycı çocuk günde sadece 6 saat boyunca kiraladığı bir yatakta uyuyor geceleri.

Ara ara hangi coğrafyada olduğumu unutuyorum. Minik Amerika. Hangi ayda olduğumu da unutuyorum. Hava her gün güneşli, her gün 28 derece. Akşamları hafif serin oluyor, gündüz deniz kenarında uzun uzun yatsanız da rahatsız etmiyor. Denize 10 dakikada, işe 20 dakikada yürüyorum. Hemen kaldığımız gökdeleninin önünden de buranın gördüğüm kadarıyla en iyi yürüyüş yolu geçiyor; Marina Walk. Yolda şurada burada vakit kaybetmediğim için, bir de gaza geldiğimden düzenli spor yapıyorum. Herkes devamlı koşuyormuş gibi geliyor zaten. Gece yürüdüğümde gökdelenlerin ışıkları hoşuma da gidiyor.

Gidiyor da nerede olduğunu unutunca bir yapmacıklık içinde yaşıyormuş gibi hissediyorum. Buranın "eski" mahallesine gidince rahatladığım o yüzden. Orta Doğu'da olduğumu hissedebildim. Arada bir bunu yaparsam buraya daha iyi uyum sağlayabilirim gibi geliyor. Sonra Hindistan'da hissettiğim de oluyor. Çok fazla Hintli var ve sık sık köri kokuyor.


Sokakta çarşaflı kadınları ve yanında mini etekli, dekolteli kızları görebiliyorsunuz. Kalabalık Arap aileler alışveriş merkezlerinde Noel alışverişi yapıyorlar. Marketlerde alkol satılmıyor ancak domuz reyonlarında buz pateni yapacak alan var. Önünden insan geçen, dışarıdan gözüken yerlerde alkol servisi yapılmamakla beraber deli bir gece hayatı mevcut.  Ama yasak ya, benim canım hep bir terasta bira içmek istiyor. Bir de marketten içki alışverişi yapmak.

Bir arkadaşımın dediği gibi burada kast sistemi var aslında. Belli ırkların belli görevleri var gibi. Beyazlar orta ve üst sınıf ama sahipler Arap. O yüzden burası Orta Doğu'nun batıya nanik nanik demesi gibi geliyor bana bazı bazı, ABD'nin her sözünü dinleyeceklerini bildiğim halde. Parayı nasıl harcayacaklarını bilemiyorlar ama, orası kesin. Çölde su ve soğuk yaratmak bunun en büyük sembölü olmuş olmalı ki her yer fışkiye, her yer buz. Büyük AVM'ler de buz pateni ve kayak pistleri var. Bir de bitmek bilmeyen uçak gösterileri yapıyorlar.


İşte böyle Dubai... Daha anlatılacak çok şey var da yavaş yavaş...  Aslında tamamen Dubai'den bağımsız olarak artık eskisi kadar bağsız olmadığımı anladım. Çok kaçmak istiyordum ama  İstanbul'da ciddi bir düzen kurmuşum meğer. Biraz da yaşımın ilerlemesiyle ilgili olabilir. Deli 20'ler geride kaldı. Özlüyorum.Özlüyorum ama böyle bir yeniliğe o kadar ihtiyacım vardı ki, gelmeseydim dolabıma kapanmış ağlıyor olabilirdim. O yüzden şikayetçi değilim, hatta genel olarak keyfim yerinde. En azından şimdilik. (Patron da okur belki)

Burası "İnşallah"la işliyor. İnşallah her şey güzel olur.






Friday, 15 November 2013

Dubai'ye doğru...

Valize eşyalarımı tıkıştırdım. Yarın Dubai'ye taşınıyorum. "Nasıl hissediyorsun Duygu?" sorusuna tam olarak nasıl cevap vereceğimi bilemiyorum.

İçimden geçenler:
"Değişiklik iyidir" 
"Belirsizlik beni ayık tutar"
"Duygu put salla gitsin mode on"
"Özleyeceğim insanlardan başka hayatta pek bir şeyim yok"
"Deli miyim ben?"
"Çok mu abartıyorum?"
"Her şey güzel olacak"
"Her şey güzel olacak değil mi ya?"
"Bu valizleri nasıl taşıyacağım?"
"Her işte bir hayır vardır"
"Offf"
"Oley gidiyorum"
"Kaçmak istiyordum ama çok da gerek kalmadı aslında"
"Fotoğraf makinemin pili nerede?"
"Dubai'den nerelere gidebilirim acaba?"
"Yarın denize girebilirim"
"Ya ben bu insanları gerçekten çok özleyeceğim"
"Uyumalıyım artık"

Benim için önemli olan herhangi bir şeyi terk ederken hep bunu mırıldanıyorum. Yine öyle yapayım. Bir sonraki yazım da habibi habibii yallah şeklinde olacak büyük ihtimalle, hazırlayın kendinizi.










Monday, 21 October 2013

KÖTÜLÜK, Sana Merhaba Demeyeceğim

Sene 2004. Günlerden bugün. Dışarıda deli gibi yağmur yağıyor. Ev bol sarımsaklı makarna sosu kokuyor ve salonda Joni Mitchell içimi acıtırak bir şeyler mırıldanıyor.


Biz mutfaktayız. Ben 23 yaşımdayım. Karşımda 40 yaşında, kaslı ama kambur duran, suratındaki bunca çizgiyi nasıl edindiğini merak ettiğim çok çirkin bir adam oturuyor. Dişlerinin çoğu yok. Ama sanki tüm evi, hatta tüm mahalleyi dolduruyor. Her dediğini hayranlıkla dinliyorum. Birçok insanın "kaybeden" damgası yapıştıracağı bu adam, benim gözümde Tanrılaşıyor.

- Duygu kötülüğü kabul etmelisin.
- Nasıl yani?
- Kötülüğün var olmadığına inanıyorsun. Hep bir neden bulmaya çalışıyorsun. Korkuyorsun, kaçıyorsun... Kötülüğü iyiliği tanımlamak için kullanıyorsun sadece. Halbuki kötülük, orada, öylece duruyor. Ondan tiksinme, sadece kabul et. Sonra rahatlayacaksın.

Bizde kaldığı 1 hafta boyunca neden konuyu hep buraya çekmeye çalıştığını anlayamıyorum. Çünkü tanıdığım en iyi insan. Sonra gidiyor ve ben garip bir şekilde seviniyorum. O bu konuşların büyük bir kısmını hatırlamıyor. Çoğu fazlaca şarap sonrası söylendiğinden veya biraz deli olduğundan...

Birkaç sene sonra kendi evinin tuvaletinde ölü bulunduğunu öğreniyorum. Günlerce kimse fark etmemiş. Kendisini arkasından ağlayacak kadar tanımıyorum ama uykusuz gecelere de engel olamıyorum.

Ve yine yağmurlu bir günde, başka bir mutfakta, kız arkadaşı "Bu kadar kötü bir dünyaya uyum sağlamayı bir türlü beceremedi" diyor. Birden bana söylediği bütün kelimeler, harfler, sesler başımın etrafında dönmeye başlıyor. İçimi bir korku alıyor. Benden de daha zayıf bir insan olduğunu anlıyorum. Ne doğru, ne yanlış bilemiyorum. İnsan bir gün dünyaya karşı böyle pes edebilir mi, yoksa beynindeki elektrik yanlış mı çalışıyordu diye merak ediyorum. Beni kendine yakın bulmuş olması tüylerimi ürpertiyor...

Şimdi 32 yaşındayım. İlkokuldayken kedileri yakalayıp işkence eden çocuklara, orta hazırlıktayken beni tuvaletin çöpüne iten kızlara veya sandalyemin altına sümüklü mendillerini atan lisenin parlak çocuğuna nasıl şaşkın bakıyorsam, halen kötülüğe öyle hayretle bakıyorum... Halbuki yediğim tekmenin sayısı yok...

Ancak durum şu ki, kötülük bu yaz başından beri büyük darbelerle beni ve çevremi etkilediğinden, içinde bulunduğum çaresizlik devleşmeye başladı. Bizleri yavaş yavaş çiğniyormuş gibi geliyor ve sanki serçe parmağıyla da beni hafif hafif ezerek alay ediyor.

Sık sık o mutfağı düşünüyorum... Ve değişmemeyi umuyorum. Kötülük umudu yediğinde, her şey bitiyor.