Sunday, 30 December 2012

Yeni Yıl, İstek, Dilek,

2012'nin özetini bir önceki yazıda geçtim ama şöyle kibarlık edip kimseye iyi yıllar dilemedim. Yeni yıl havasına genel olarak giremedim. Neyseki son 2 gündür yılbaşı öncesi yemekler, partiler falan oldu da durum yavaştan beynime dank etmeye başladı. Etse ne olur etmese ne olur diyeceksiniz gerçi ya demeyin. Günümüz homosapieni için önemli bence. Listeler falan hazırlamak gerek. İşte benimki:

- Seneye bir listem olsun

Durum vahim anlayacağınız (Seyahat planların vardır diyeceksiniz. Var elbette ama yeni yıl kararları değil onlar benim için. ) Listeler başlangıçlarla ilgilidir.  Hayatını zaten sıfırlamış biri olarak o kadar çok soru işareti içindeyim ki "her şeyi bırakacağım, yeni hayata başlayacağım nihhaaytttt" gibi bir heyecan duyamıyorum. Daha çok "şimdi ne olacak" beklemesindeyim. Bazen de çırpınışında... Hayatında soru işareti eksiği olan varsa bana başvursun, uygun bir fiyata satarım... Kesinlikle kötü bir durum değil bu. Ama çok da uzamaması gereken bir dönem insan hayatında. Tadında tuzunda kalsın.  Neyse hayırlısı olsun benim için de değil mi? Ayın 1'i kilisesiydi, Eyüp Sultan tübesiydi, Şinto tapınağıydı, Tanrı Şiva heykeliydi, Amazon şamanıydı fark etmez, bunlardan birine gidip dilekte bulunacak varsa beni atlamasın lütfen.

Ne diyordum? İyi yıllar dileyecektim...  İyi yıllar efendim... Hepinize sevdiklerinizle beraber sağlıklı ve huzurlu bir yıl dilerim. Kendi sorumluluğunuz dahilinde boşa harcadığınız dakikaların azalmasını temenni ederim. Umarım hiç bilmediğiniz bir yere hiçbir plan program yapmadan gitme şansına nail olursunuz 2013'te. Bana kart yollarsınız sonra...

Ülkenin durumunun zaten çok afedersiniz iyice boka saracağına emin olduğumdan kendisi için dilekte bulunasım bile yok...

Not: Dileklerini 31 Aralık itibariyle iletecek olanlar boynumun tutukluğu konusunda da bir şey yapabilirlerse iyi olur...








Thursday, 27 December 2012

Özetle 2012...

Çok kilometre yaptığım yıl...

Canlı ahtapot yediğim yıl...

video

Allah'ın Aztek kalıntılarında bile saçmaladığım yıl...

video

Bütün kış ofisteyken hayal ettiğim kumsallara burun kıvırmaya başladığım yıl...


Bir kapsülde uyuduğum yıl...



Karaokenin dibine vurduğum yıl...

video


O okyanus senin bu nehir benim yüzdüğüm yıl...


Nefesimin kesildiği yıl...


Üsküdar'a gider iken'in Hintçe versiyonunu duyduğum yıl... İlk defa çocuk bezi değiştirdiğim yıl... Hiç tanımadığım insanların bana evlerini açmakla kalmayıp hediyelere boğdukları yıl... Neredeyse bir timsaha bastığım yıl... İki kere kış gündönümü yaşadığım yıl... Hindistan'da hastanelik olduğum yıl... Üstün kabiliyetsizliğime rağmen Inka halk dansları ve Merengue uzmanı kesildiğim yıl...

Kaplan zaafımı öğrendiğim yıl...



Hasta bir fille dost olduğum yıl...


Lama kırması tarafından tükürüldüğüm yıl...


İnsanlıktan nefret ettiğim yıl...



Çocuklara taptığım yıl...


Hayatıma giren günübirlik dostlara tüm utangaçlığımı bırakıp her şeyimi anlattığım yıl...En güzel romu içtiğim yıl... En güzel eti yediğim yıl... Binlerce fotoğraf çektiğim yıl... Koka yaprağı çiğnemekten helak olduğum yıl..  Ağaçtan ağaca Tarzancılık oynadığım yıl... Kızarmış elma kurdunu mideme indirdiğim yıl... Mutluluğun paradan çok uzak bir yerlerde olduğunu anladığım yıl...

Ve sonra...

Çok sevildiğimi hissettiğim yıl...


Çok yalnız hissettiğim yıl...


Hayatımı sıfırladığım yıl...

Kaybolduğum yıl...

Ucunda para olunca, en sevdiğim işi yapsam bile ruhumdan bir parça satmam gerektiğini ancak idrak edebildiğim yıl...

Kafamın çok karıştığı yıl...

Bir asansörün aynasında suratımda çizgiler oluştuğunu fark ettiğim yıl...

Ömrüm yeterse ileride "Ulan ben 2012'de ilk dünya turuma çıkmıştım" diye bahsetmek istediğim yıl. En azından "Ulan ben 2012'de dünya turuma çıkmıştım" diyeceğim yıl...

Bu videoyu hazırladığım ve bunun bir hayal olmadığına kendimi inandırabilmek için milyon kez izlediğim yıl...



Uyandığım yıl...

Özgürlüğümü yeniden kaybetmemek için savaştığım ama yavaş yavaş yenilmeye başladığım yıl...

Kendimle gurur duyduğum yıl...

Kendimi boşlukta bulduğum yıl...

Biraz takıntılı gözükmeye başladığım yıl...

Birçok fobimi yendiğim ama insan korkumdan kurtulamadığım yıl...

Bir dahaki gidişimin kaçmakla alakası olmaması gerektiğini kavradığım yıl...

Akmazken hayatı renklendirmenin çok zor olduğunu anladığım yıl...

"Ne şanslıyım ben ya!" dediğim yıl...

Bata çıka umudumu koruduğum ve 2013'e yolladığım yıl...



Monday, 24 December 2012

Bir Türk Hava Yolları Hikayesi

AHL dış hatlar terminalinde Tokyo'dan gelecek arkadaşlarımı bekliyorum. (Bir tur atarken Yokohama'da evlerinde kalmıştım.) Noel tatili için ailelerini görmeye Stuttgard'a gidiyorlar. Biletlerini THY'den almışlar. Normalinde 3 saat İstanbul'da beklemeleri varmış ama ikinci uçak iptal edilmiş. Bunun üzerine THY akşam otel ayarlanacağını söylemiş. İyi güzel de benimkilerin yanlarında biri 3 yaşında, biri 3 aylık iki çocuk, kolay mı? Biletlerinin iadesini istemişler öyle olunca. Bir sürü yazışma sonrası (ben de gördüm) havaalanı otelinde kalacakları, her şeyin çok kolay olacağı kendilerine bildirilmiş. Benimkiler de ikna olmuşlar. Japonya bunları fena yapmış... Bize güvenilir mi böyle?

Uçak iniyor. Bunlar yok... Meraklanmaya başlıyorum. Pasaport bir saatten fazla sürmüş meğer. Yine bir "sistem arızası mı?" diye merak ediyor insan. 3 yaşında olan koca mavi gözlerini açmış boş boş etrafına bakıyor. Japonya'da saat gecenin bir körü. 12 saat de uçmuşlar. Bebek elim kadar bir şey. "Sizi öne almadılar mı?" diye soruyorum.. "Sorduk ama görevli bizi tersledi" diyor kız. Sonra 2 aileyi öne almışlar ama. Büyük ihtimalle başka bir görevliye denk geldiler. İşin bir standardı olduğunu zannetmiyorum. Neyse gidiyoruz otellerini sormaya. Adam bakıyor. "Sultanahmet'te 3 kişilik oda ayarlıyorum o zaman" diyor. "E havalanı oteli demişler, yakın olacak demişler" derken nasıl laf kalabalığıyla kandırıldıklarını anlıyorum. Daha doğrusu eksik bilgi verildiğini. Yalan da yok. Şikayet edemezsiniz. Kadın "havalanı oteli" derken yolcuların kaldığı otel demek istemiş herhalde. "Airport Hotel" lafından ne anlamamız gerekiyor bilmiyorum. Yakın da Sultanahmet oluyormuş. Adama ısrar ediyorum. Bir de tersliyor beni. "Yolcu gelmeden odalar ayarlanmıyor ve havalanında 10 odamız var bu durumlar için. Hepsi dolu" diyor bana. "Geçin Starbuck'sta oturun biz sizinle ilgileneceğiz" diye ekliyor. Giden gelen yok.  Yarım saat sonra adamın biri gelip insanların isimlerini bağırıyor. Ama ne bir açıklama var ne bir şey. Benimkiler zaten ailecek ruhlar alemindeler yorgunluktan. Ellerine ertesi gün için uçuş biletlerini veriyorlar. Ama hiç minibüsün kalkacağını falan anlatan yok. Mahmutpaşa'da terlik satıyorlar sanki. Davranış o şekilde. Ben "Kalkıyor mu?" diye sorunca adam "Evet evet acele edin" diyor. Koşa koşa gidiyoruz. Bu arada ama bütün görevliler karışıyor "Ay üşütmesin, kafasını kapatsın annesi" falan. Size neee? Annesi babası yanında... Onun yerine bir yardımcı olun şunlara. İnsanlar kalkıp yerlerini veriyorlar neyse ki. İçerisi 500 T anasını satayım. Balık istifiyiz.  Türk sürücüsüyle ilk deneyimlerini gözlerini koca koca açarak atlatıyorlar. (3 yaşındakinin kucakta gitmesi karşılığında ben de biniyorum, ayıp mı ediyorum bilmem)

Ve otel... İşkence bitti mi? Bitmedi... Adamın biri bağırıyor "Form doldurun".  Ayakta bekliyoruz bu arada. Sonra gidip bir soru sorarsanız "Form doldurun dedim ya" diye azarlanıyorsunuz. "İsimlerinizi söyleyip çağıracağım" diyor. Tabii 2 bebek var diye bir öncelik yine yok. Yahu insanlık adına önce hastalar, yaşlılar, hamileler, sonra da bebekli ailelerle ilgilenilmez mi? Ayrıca internet denen bir olaydan haberleri yok mu? Otele bu insanların listesi daha önce gitmemiş mi? Neden işlemler bu kadar uzun sürüyor, anlayamıyorum. 3 yaşındaki artık zıplamaya başlıyor. Bu arada ikisi de nasıl tatlılar. Hiiiiç ağlama zırlama yok... Bayılacaklar neredeyse... Neyse bunların adı söyleniyor. İlk önce bir azar işitiyoruz sadece bir form doldurdukları için. Sonra sabah uyandırma var mı diye sorma gafletinde bulunuyorum. "Beklerseniz açıklayacağım" diye güzel bir azar daha yiyorum. Sabah 5'te servis alacakmış. İlk uçağa binmeselermiş keşke diye üzülüyorum. Bu arada bizimkiler saat 18 civarında inmişlerdi, otel anahtarlarını aldığımızda saat 22'ye geliyor.

Ben hayatımda hiç bu şekilde bir aktarma yapmadım. Bu süreç normal olabilir, bilmiyorum. Ancak THY'nin bilgilendirme hatası sonrası yolculara üçüncü sınıf vatandaş gibi davranması sinirimi bozdu.  Çok utandım ülkem adına. Olay sadece uçakta 2 çeşit yemek vermekle çözülmüyor. AHL pasaporttan içeri girdiğinizde gerçekten "Vay be" diyorsunuz artık. İçerisi nasıl kalabalık, her renkten, her çeşit insan var. Çok güzel ama bunun devamının gelmesi isteniyorsa unutulmasın : YOLCU İNSANDIR

Oh blogumu söylenmek için de kullanmış oldum...



Hep Youtube'un Suçu!

Bugün hava güneşli, keyfim yerine geldi. Bir iki şey yazıp çizmem gerekiyor. "Youtube" dedim "Bana şöyle bir Dilek Türkan listesi hazırla da dinleyeyim bir yandan. Şimdi size soruyorum, bu yapılacak şey mi? Arka arkaya böyle parça isimleri olur mu?

Firar


Kaçsam Bırakıp


Bir Özlem Var içimde Uzaklara



Sonra da işte böyle oluyorum, valla benim suçum yok :

Time To Move On






Thursday, 20 December 2012

Neden Evden Çıkalım ki?

En büyük şikayetimiz her günümüzün aynı olması. En büyük korkumuz yarınımızın farklı olması. Yaşadım diyebilmek için o sıcak evimizin kapısını aralayıp kafamızı dışarı uzatmamız gerekiyor gerçekten. Ben Saunders sizi de ikna eder mi? 10 dakikanız varsa...






Wednesday, 19 December 2012

Granada

Madrid'den 4,5 saatlik otobüs yolculuğundan sonra Granada'ya ulaşıyoruz. Ve en büyük sürpriz İngilizce konuşan taksi şoförü. Öyle olunca ilk rehberlik hizmetimiz bedavaya geliyor. "Şurası Katedral, şurası Albayzin (Eski Müslüman mahalle), burası Elhamra Sarayı (Aman biletinizi önceden alın çok kalabalık olur) diyerek bizi otelimize ulaştırıyor. Şehri keşfetmek için çok heyecanlıyız ama önce karnımızı doyurmamız gerek. Otelin yakınındaki bir Tapas Bar'a yerleşiyoruz. Siparişlerimizi veriyoruz. Bir tanesini yanlış yazıyor gibi geliyor bana garson. Bu arada birer Sangria ısmarlıyoruz. İçkilerimiz gelince ben söylenmeye başlıyorum. Hani Levent içkinin yanına yiyecek gelir demişti, yok işte, kandırıldık" diyorum. Derken koca bir tabak deniz ürünlü makarna geliyor ortaya. 3 kişi doyar. "Aaa yanlış siparişimiz buymuş demek oley" sesleriyle dalıyoruz. İçinde koca koca midyeler, kalamarlar, karidesler. Nasıl lezzetli. Sonra geliyor esas yemeklerimiz. Yok o yanlış falan değilmiş. İçkinin yanına ikrammış gerçekten. Sonra da hep aynı muhabbet oluyor. Paelalar, zeytinler, jambonlar, peynirler... 2 euroya bir içki alıyorsunuz, karnınız doyuyor...İstanbul'a 1-2 küfür ediyor insan haliyle. Levent de en başından haklı çıkıyor. Levent kim derseniz kendisini tanımıyorum ama anneme upuzun bir Granada'da yapılacaklar listesi yollamış. Çok işimize yaradı. Bunu okuyorsa teşekkürlerimizi yollayayım buradan. Bundan sonraki Granada yolcuları da bana mail atarlarsa uygun bir ücrete Levent'in önerilerini yollarım.

Granada İspanyolca nar demekmiş. Arap döneminden kalma ve bizim halen kullandığımız adıysa Gırnata. Bunu yeni öğrendiğim için kafam karıştı, çalgı olan gırnatayla bağını araştırmaya başladım. Henüz içime sinen bir sonuca ulaşamadım. Çok yanlış bir bilgi de olabilir ama Arapça Gırnata adı İbranice "Yüksek Tepe"den geliyormuş. İspanyollar da buna çok benzeyen ve nar anlamına gelen "Granada"yla değiştirmişler kendisini. Endelüs bölgesi narlarıyla meşhur gerçekten. Mevsim dolayısıyla pek anlayamadık ama bahçeler nar ağaçlarıyla doluymuş normalde. Narın bereket sembolü olmasının da (bin bir parçaya bölünmesi dışında) bu yöreyle bir alakası var mı diye merak ettim. 

Granada'da mutlaka yapılması gereken El Hamra'yı ziyaret etmek. Öncesinden internetten biletinizi alabiliyorsunuz ama sistem ne zaman denesek çalışmıyordu. Kapıdan ancak o gün için bilet temin etmek mümkün. Veya turlardan birine yazılabilirsiniz. Günde sınırlı sayıda insanın ziyaretine izin verdikleri için tatil dönemlerinde önceden bilet işini organize etmenizi öneririm. Bir de fotoğraf makinamızı öncesinde kontrol ediyoruz. Sonra "Anaa objektifimde kocaman bir çizgi var bu kırılmııış" diyerek telefonla fotoğraf çekmek durumunda kalabilir, sonra içini açıp bakınca toz kaçmış olduğunu görebiliriz. Yok vazgeçtim, bunu ancak ben yaparım. Siz korkmayın.

10. yüzyılda, Arapların Endelüs bölgesine hakim oldukları zamanda inşa edilmiş bir şehir diyelim kendisine. Sonra 1492 yılınca Kraliçe İsabel'cim teşrif edip sarayın anahtarlarını almış, bu da Endelüs bölgesindeki Arap hakimiyetinin sonu olmuş. Müslüman ve Yahudi halka neler olduğunu şimdi buradan anlatmama gerek yok herhalde. "Duygu zaten bütün yazılarına bir sömürgecilik konusu ekleyip İspanya'ya geçiriyorsun, bari İspanya yazında rahat dur" diyeceksiniz ama Elhamra sarayında rehber "İşte burada da Kristop Kolomb seferine çıkmadan önce Kraliçe Isabel'le görüşmüş." deyince kafamdaki bazı teller koptu. Şehrin ortasında da heykelleri...



Neyse güzel şeylere dönelim. Elhamra inanılmaz bir yer. Angkor Wat'tan sonra gördüğüm en güzel duvar işlemeleri burada.




Tac Mahal'e gitmediğim için belki böyle diyeceğim ama aynı zamanda gördüğüm en romantik saray, şehir, her neyse... Aslına bakarsanız bütün duvarlarında Allah yazıları ve Kur'andan ayetler varmış. En çok tekrarlanan cümle "Allah tek galiptir".  Bazı yazıları işlemelerden ayırmak mümkün değil. Hatta bir yerde İspanyolların motifleri yere kopyaladıkları ve çok ayıp ettikleri söylendi. Ben baktım baktım, yazıya benzer hiçbir şey göremedim. Şimdi üzerini çevrelemişler, basamıyorsunuz. Hakikaten çok ayıp. Neyse güzel şeyler diyorduk... İlginç bir şekilde bu kadar dindar bir yerin bana verdiği his zevk ve sefa oldu. Her odada ve avluda akan sudan dolayı bir huzur var, yapının ihtişamı ve bahçelerin güzelliği de masal alemine sürüklüyor insanı.  Ancak bunun daha da ötesinde burası erkeklerin cennetiymiş diye düşündüm. Kadınlar tabii kapalı kapılar ardında... Gidin görün sonra tartışalım... 

Elhamra bir tepede, karşı tepede de "eski şehir" olarak adlandırılan Albayzin var. Beyaz taş evleri, daracık sokakları, gizli avlularıyla çok sempatik ve kendimizi yakın hissettiğimiz bir mahalle. (Böyle Akdeniz havasında olunca)




Aynı zamanda Elhamra, Granada ve karlı zirvesiyle Sierra Nevada dağına buradaki Mirador de San Nicholas meydanından  bakabilirsiniz. Meydanlar tapas barlarla dolu. Ben bir de en tepedeki kiliseye çıktım.






Öyle olunca manzarama Albayzin de eklendi. Tüm gün hoplayıp zıplayabilirdim orada. Mirador yanında bir cami var ama elbette zamanında tüm dini yerler kiliseye çevrilmiş. Bizim yaptığımızın tersi burada uygulanmış. Şaşırmıyoruz. Bu da Gradana'nın imamı



Albayzin'den şehir merkezine doğru gelirken nehir kenarında Elhamra'nın duvarlarının gölgesinde yürümek çok keyifli bu arada.


Sonra da karşımıza katedral, üniversite, mağazalar, büyük meydanlar, tapas bar ve lokantalar çıkıyor. Bir kalabalık ki sormayın. Noel marketleri de kurulmuş. Bir adam pedalla küçük çocuklar için atlı karınca döndürüyordu, bayıldım. Her tarafta süslemeler, peynirler, salamlar, tatlılar...




Eveet kültürel bilgiye son verdik gördüğünüz üzere. En az bir sabah koyu siyah çikolatanın içine bandıra bandıra churro (kızarmış hamur) yiyoruz. En tipik Endelüs yemeğini istedim. Etli nohut geldi ama güzeldi çok. Deniz ürünü sevmeyen ve domuz yemeyenler de karınlarını doyurabilirler ama seçenekleri azalır. İspanya'nın genelinde olduğu gibi akşam lokantalar 9'dan önce açılmıyor, 10'dan önce bir tek turistler oluyor. Valla sabah da erken kalkmak gerekince bu kadar geç yemek zorladı beni. Gerçi güne çok geç başlıyorlar. Bir de her gidişimde unutuyorum. "Cafe solo" şeklinde sade kahve istediğinizi belirtmezseniz otomatik olarak sütlü gelebiliyor. Daha önce de söylediğim gibi içkinin (aslında soğuk içecek diyelim) yanında yiyecek bir şeyler de geldiği için siparişinizi yavaş yavaş verin. İspanyol yemekleri hakkında çok yazasım var da başka yazıya kalsın, konudan şaşmayayım. Ha bir de bu yörenin soğuk çorbaları meşhur ama kışın gidince tazesini bulamıyorsunuz. Benim için de tüketin gittiğinizde.

Sonuç olarak Granada'yı çok sevdim. Hatta yaşabilirim diye düşündüm. Bir şekilde beni üniversite günlerime sürükledi. Sanırım böyle küçük ve orta çağdan kalma bir şehirde okuduğum için. Kendime bile nasıl açıklayacağımı bilemiyorum ki size anlatayım. İstanbul'da bulamadığım ve özlediğim bir rahatlık var. Hırsı, yarışı ve görüntüyü kurtarmayı arka plana atıp hayatı geldiği gibi yaşamaya özlem desem? Granada'nın havası beni bunu gerçekleştirebildiğim günlere götürdü.

Bir de hemen yeni yolculuk planlarına giriştim. Bir dahaki sefere Endelüs bölgesini turlayıp hoop Fas... 




Tuesday, 18 December 2012

Bir Gezi, Bir Kitap, Bir Tablo ve Birçok Savaş ya da Madrid, Uçma Sanatı, Guernica ve İspanya İç savaşı

Arkabahçe çizgi roman dükkanında "Siz bunu seversiniz bizce" diye önerilen ve tam da İspanya seyahatimin öncesine denk geldiği için bir işaret olarak gördüğüm "Uçma Sanatı - Bir İspanya İç Savaşı Hikayesi"ni heyecanla almıştım. Maymun iştahlı olduğum için de hemen okumakta olduğum kitabı kendisiyle aldatmaya başladım. Antonio Altarriba babasının hayatını anlatıyor.


O bir savaş kahramanı değil, en azından bizim gözümüzde canlandırdığımız anlamda. Hayatını kendi idealleri doğrultusunda sürdürmeye çalışan ama zaman zaman "yaşamak için ölmek" zorunda kalan bir adamın çok gerçek bir hikayesi. Çok gerçen derken yazılanların ne kadarı doğrudur bilmem. Yaşananlara dokunabiliyorsunuz ama. Savaşın içine giriyorsunuz. Ve hikayede adı geçen insanların hepsini tanıyorsunuz. Hiç mi yok çevrenizde bir zamanalar "hak, hukuk, adalet, eşitlik" diye bağırıp şimdi insan sömüren? Uçmayı öğrenmeyi çok isteyip "ideolojik intihar" etmek zorunda kalan? Veya bunu reddedip tutunamayan? Sığınacak sıcak bir kucak için, ait olmak için, yalnızlıktan korktuğu için evlenip zamanla kendinden nefret eden? İçindeki boşluğu körü körüne bağlandığı bir inançla gidermeye çalışan? Aldatan ve aldatılan? Benim çevremde var ve bunların bazıları da benim. Hayat böyle çünkü. Bütün bu sıraladıklarımdan farklı olacağımıza dair boş bir ümit besleyip duruyoruz ama aslında kaçış yok. Ve savaşın pis yüzüyle birlikte bunu suratınıza vuruyor kitap. Bitirdiğimde içine düştüğüm boşluğun nedeni de budur herhalde. O yüzden cesaretiniz varsa okuyun derim. Depresyon garantili. 

Bir kitabın bu kadar içine girerseniz hafif şizofrene bağlamanız da kolaylaşır. Ben tam savaş sahnelerinin ortalarında bir yerlerdeyken, çok da yorgun ve uykusuz olduğum yağmurlu bir öğleden sonra Madrid'de Reina Sofia müzesine gittik. Ve karşımda ikinci kez gördüğüm Picasso'nun dev Guernica tablosu. 1937 yılında milliyetçilere destek olan Almanya Guernica kasabasını 2 saat boyunca bombalıyor ve 1600 kişiye kadar kayıp verildiği tahmin ediliyor. (3000 diyen de var. Kasaba nüfusu 5000)


Ben Picasso'nun tablosuna bakıyorum. Hayatımda bir resimden bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum. Ortada duran at üstüme doğru fırlayıp son bir kişneyişle can verecek, arkasından da o kaos ve  korku beni sarmalayacakmış gibi geliyor. Her yanımda çocuğunu kurtarmak isteyen annelerin, tek istekleri özgürce nefes almak olan insanların, suçu sadece doğmak olan canlıların çaresizliği var. Etrafta parça parça bedenler ve büyük sessizlikten önceki gürültü. Hangi insan böyle bir tabloyu gördükten sonra savaşa evet diyebilir bilmiyorum... 

Sonra akşam oluyor otele dönüyoruz. Okuyorum. Amerika'da bir adam 20 çocuğu taramış. Çözüm önerisi: Öğretmenler de silahlansınlar. Çin'de bir adam 20 çocuğu bıçaklamış, pek konuşulmuyor. Afganistan'da 10 kız mayın patlaması sonucu ölmüş. Kimsenin umurunda bile değil.

Ortaya tapas, bir sürayi de sangria getirir misiniz Senor? 






Monday, 10 December 2012

Yeniden "Chica" Diye Çağrılma Zamanı

İstikamet: İspanya
Rehber kitap: İnternetten basılan birkaç sayfa
Dil : Latin Amerika'dan kalma çarpık İspanyolcam (sadece anlamak için)
Yolculuk kitabı : Uçma Sanatı
Yolculuk şarkısı : Volver - ama  Estrella Morente versiyonu 


Yanımda götüreceklerim : Ipod, fotoğraf makinesi, not defteri
Unutursam üzüleceklerim : Pasaportum
Hava durumu : Soğuk
Güneş durumu : Var
İştah durumu : Açık


Galiba hazırım...

Sunday, 2 December 2012

Mayaların Kehanetine Engel Olmak Senin Elinde!

2012 Mayıs ayında bir Maya ziyareti gerçekleştirmiştim ben. Çok da heyecanlıydım. Dünyanın sonu hakkında bilgi alacağım... Neyse 2 Türk, 1 Yunan, 1 Belçikalı ve 1 Portekizli Chichen Itza'ya geldik. Şu alttaki meşhur Maya piramidinin olduğu kent.


Nasıl bir sıcak var anlatamam. Chichen Itza ismini de ben bir türlü ezberliyemiyorum. Kendisine Chicken Itza demeye başladık. Chicken Itza aşağı, Chiken Itza yukarı. Nihahaho diye gülüyoruz. Fıkra gibi grubuz zaten. Etraftaki iguanaları kovalıyoruz. Öyle ciddiyetsiz bir haldeyiz. Derken sıcağın etkisiyle birbirimizden kopmaya başladık. Kimi bir gölge altına uzandı kimi uzaktaki kalıntaları fotoğraflamaya gitti. Ben de dünyanın sonu meselesi için bir açıklama bulmak üzere araştırmalarıma başladım.

Bir oyuk gördüm. İçine girdim. Karşımda şu


Normalde olması gereken ise şöyle bir görüntü



Nasıl gülüyorum anlatamam. Karnıma ağrılar girdi. Yere düştüm. Yuvarlanmaya başladım. Kendimi durduramıyorum. Bir korku geldi. Çok gülmekten ölmek mümkün çünkü. Bununla ilgili bir yazı okumuştum. Sonra da bir ses duydum. Baktım tepemde bir görevli. Suratıma bir toz döktü. Sustum sonunda.

"Buraya girmek yasak" dedi.
"Ay bilmiyordum, perdon" dedim

Kenara çekti beni. Başladı konuşmaya. Dediğine göre buradaki 3 büyük günahı işlemişim. Yerin ismiyle dalga geçmiş, kutsal iguanaları korkutmuş ve Tanrılarının şeyine gülmüşüm. O yüzden cezalandırmam gerekiyormuş. Dedim "Ölecek miyim"? "Yok" dedi. "Ölmek bir ödüldür burada." Hakikaten de öyle. Sonuç olarak bu Mayalar yarışma falan yaparlarmış. Kazananı Tanrı'ya kurban ederlermiş. Dedim "Ölümsüz mü olacağım o zaman?" "Yok" dedi. O Tanrılara mahsus. "Eee" dedim. "Söyle ne olacak, deli etme beni?" Sonrası şöyle gelişti.

-Sana denge kehaneti yapıldı
-Hönk?
-Artık en büyük merakının kölesisin
-Hönk?
-Gündönümlerine dikkat et

Ve puf ortadan kayboldu. Beni bir düşüncedir aldı ama deli damgası yememek için kimseye söylemedim. Sonradan çözdüm kehaneti. 21 Haziran'da Güney Amerika'da kışı başlattım. Şimdi İstanbul'dayım ve aynı senede ikinci kere kışa gireceğim. Ve evet dünyanın sonundan ben sorumlu olacağım.

Çözümü basit ama param yok :( Acilen Güney Yarım Küre'ye gitmem gerekiyor anlayacağınız. Bana bilet bağışlamak isteyen olursa hemen haber versin. 2000-3000 TL'ye kahraman olmayı kim istemez?

Saturday, 1 December 2012

Noel Meseleleri

8 sene boyunca batının yozlaştırıcı kültüründe güzelce asimile olarak yoğrulmuş bir insan olarak halen 1 Aralık dendi mi ışıklar, tarçınla karışmış mandalina kokuları ve genel bir mutluluk hali arıyorum etrafımda. Tabii bulamıyorum artık. Bu alışveriş merkezlerinde arka arkaya çalan çocuk şarkıları, çirkin süslemeler ve suratlarına pamuk bantlanmış 50 kiloluk noel babalarsa çok itici geliyor. Aslında bizlerin de bu karanlık günlerde biraz daha ışığa ve mutluluğa ihtiyacımız var. Bütün bu kutlamaların ana nedeni de o zaten. (Alışveriş çılgınlığı sonradan eklenmiş) Ama olmuyor işte. 1 kiloluk beyaz peyniri 250 gramlık kaba basmaya çalışmak gibi geliyor bana. Görüntü korkunç, etraf pis, israf inanılmaz... Bizim ışığımız değil o.

Devamlı yağmur yağan ve yeni doğan çocukların aylarca güneşle karşılaşmadıkları coğrafyalarda ise Noel tam bir kurtarıcı elbette. 5 seneden fazla kaldığım Fransa'nın doğusundaki Besançon köyünde, Kasım'ın son günlerine doğru heyecanlanmaya başlardım. İnsan bir şekilde dünyanın sonunun gelmeyeceğine dair bir işaret görmek istiyor... Ve Pof! 30 Kasım siyah ve sıkıcıyken 1 Aralık'ta her yer ışıl ışıl, cıvıl cıvıl olurdu (biraz fazla cici bir ifade oldu ama öyle napayım)... Meydanlarda Noel pazarları kurulup kokular yayılmaya başlardı. Et, tarçın, mandalina, et, tarçın, mandalina, vanilya, tarçın, karabiber... Sömürgeciliğin başlamasına neden olan ne kadar baharat varsa birbirine karışırdı anlayacağınız (bu konuya da her yazıda bir kere değinmem gerekiyor)

http://www.ici.asso.fr/?p=5145

Ders arasında kahvaltı niyetine vafıl (ama öyle kremalı garip gurip süslemeli değil, sade) yiyip sıcak şarap içerdik. Sonra o ders öyle tatlı gelirdi ki... Cazcı Noel babalar sokakta konser verirdi hafta sonları. Dona dona yapılan her yürüyüş beni mutlu ederdi. En azından mutlu olduğum senelerde. Sonra asıl Noel Baba kutlaması olan Aziz Nikola şenliği 6 Aralık'ta yapılır, kapıya süt ve portakal bırakılırdı. (Süt Nikola'nın eşeği için) Nikola da hediye olarak ucuz Alman market zincirinden alınmış karabiberli Noel kurabileyeleri getirirdi (Beni böyle kandırmış da olabilirler)  

Sonra tabii 24'ünde inanılmaz yemekler yenilir, manyak gibi hediye değişimi yapılır ve 31'inde bu durum tekrar edilir. Alınan kiloların haddi hesabı olmaz. Yalnızsanız sizi mutlaka birileri aile yemeklerine davet eder. Pek bencil olduklarını düşündüğüm Avrupalıların bu dönemdeki gönül açıklıklarına hep şaşırıyordum. Çok az tanıdığım insanlardan bile "Ben ailemin yanında 200 kilometre ötedeyim ama gelir seni alırım, beraber geçiririz Noel'i. Sonra da seni bırakırım" gibi davetler almak "insanlık için umut devam ediyor" dedirtiyordu bana . Herkes Tanrı misafiri... En azından birkaç gün boyunca...

Halihazırda vizeniz ve 1-2 gün izniniz varsa Noel marketli bir yere kısa bir yolculuk yapmanızı öneririm. En güzel Noel şehirlerinden biri Strazburg ve direkt uçuşlar mevcut. Masal dünyasına girmiş gibi oluyorsunuz. Çevresinde de küçüklü büyüklü bol süslemeli kasabalar var. Almanya da eminim çok güzeldir. Ama benim bildiğim en başarılı market Prag'da kuruluyor. Ha eğer Belçika'ya gidecekseniz de sıcak kiraz birası için. Korkmayın, şaşırtıcı lezzette. 

Noel'in bir de öbür tarafı var tabii. Daha önce de bayramların insanı nasıl depresyona soktuğundan bahsetmiştim. Fransız bir aileyle, oğullarının Türk kız arkadaşı olarak birkaç Noel yemeği yemişliğim mevcut. Ve genelde sakin olan ailenin Noel döneminde delirdiğini kendi gözlerimle gördüm. Bağırışlar, sinir krizleri, tokatlar... Senelik gerginliğin ben kaz ciğerini (zavallı kazlar beni affetsinler) mideme indirirken kopması biraz zevkimi kaçırıyordu. Ama bilemiyorum. Belki aile sağlığı için iyi bir şeydir. Biz hep eski bayramlardan falan söz edip duruyoruz da aslında aile bağlarımız halen çok kuvvetli olduğundan belki de böyle bir olaya ihtiyacımız yok. 

Kendimi inanılmaz yalnız hissettiğim bir dönemde de o  mutlu Noel kalabalığının bana çok acı verdiğini, yalnızlığımı bir milyonla çarptığını hatırlıyorum. Bütün bunlar belki de kışın bir oyunu. Duygular abartılmaya çok hazır oluyor. Mutluysanız mutluluğunuz, mutsuzsanız mutsuzluğunuz çok kolay katlanabiliyor.

Aman neyse bunları boş verelim. Bir şişe kötü kırmızı şarap, portakal kabuğu, tarçın ve karanfili ocağa koyalım. Sonra her şey güzel zaten. (Böyle de yozlaşmanın doruklarında bitirdim işte yazıyı)



Thursday, 29 November 2012

Dominik Usulü Sıcak Çikolata İsteyen?

Biraz önce Latin Amerika'daki enerjiyi ve yaşama sevincini düşünüyordum. Bugünlerde bana da lazım. Evimde küçük bir Dominik Cumhuriyeti yaratmaya karar verdim. Siz de yapabilirdiniz.


Bu Dominikliler sabah kahvaltısında hep sıcak çikolata içiyorlar. İlk gittiğimde arkadaşım yemem içmem gereken şeylerin listesini yaparken en başa sıcak çikolatayı koymuştu zaten. İnsan bu Karayip ülkesinde kış içeceğinin ne işi var diyor en başta. Sonra da saçmaladığını fark ediyor. Kakao ve şeker kamışı üreten bir ülkede, bu ikisinin suya atılıp kaynatılmasından daha normal bir şey olamaz. Şimdi biz burada kakao çekirdeği alıp nasıl kavuralım, şeker kamışı bulup nasıl soyalım değil mi? O yüzden o kadar güzel olmuyor ama yine de enerji veren ve mutlu eden bir içecek... 

Öyle de kötü bir tarif vereceğim ki anlatamam. Ama başlamadan Dominik yerel müziğini de koyup kalçaları sallamaya başlayalım...


Şöyle, isteğe göre sadece suya veya süte veya su-süt karışımına tarçın çubuğu, bir parça vanilya çubuğu, karanfil ve bir tutam tuz koyuyoruz. Tuz çok önemli. Çikolata tadını daha iyi almamızı sağlıyormuş. Varsa bir tutam küçük hindistan cevizi (nutmeg) de ekleyebiliriz. Daha kıvamlı olur. Sonra da kakao oranı yüksek çikolatımızı gönlümüzün istediği miktarda bu karışıma yavaş yavaş ilave ederek kısık/orta ateşte kaynatıyoruz. O kadar! Kaynadıktan sonra herkes istediği kadar şeker ilave ediyor. Yanında fırından yeni çıkmış ekmek ve reçel de olursa muhteşem olur. İşin eğlencesi reçelli ekmeği bu çikolataya batırmakta. 

Yapma biçimi de yeme biçimi de çok Avrupa kokuyor aslında. Geçen gün Hintli arkadaşımdan Tavuk Tikka Masala tarifi istemiştim. O da bana şöyle cevap verdi. "Sömürge sonrası kibrini temsil eden daha iyi bir yemek bulamazdın". Herhalde bu sıcak çikolata da öyledir. Ama çok düşünmemek gerek. Düşünürseniz  İspanyolların ele geçirdikleri Dominik adasına şeker kamışı üretimi için Afrika'dan bir yığın köle getirdiklerini hatırlarsınız. Merak edersiniz, araştırırsınız. Oraya gitmediyseniz yerli tipli bir tek insanın olmadığını görmemişsinizdir. Şanslısınız, okuduklarınıza daha az üzülürsünüz. Sonra internette büyük ihtimalle  İspanyol gazetelerine rastlarsınız. Zaten başlarına gelmemiş kalmadık Haitililerin nasıl kötü şartlarda şeker kamışı üretiminde kullanıldıklarını okursunuz. Dünya çok garip gelir... 

Çikolatının içine ağlarsınız belki biraz. O tat ve kokular devam etmenizi söyler ama. Hakkınızı ezilerek arayamayacağını fısıldar... En güzel şekilde yaşamak gerektiğini hatırlarsınız. Latin Amerika ruhu budur... 

Monday, 26 November 2012

Kasım'ın Son Günlerine Şarkı

Haftaya bu parçayı arka arkaya dinleyerek başladım. Kırık dökük İtalyancamla biraz anlayabiliyorum. İngilizce çevirisini de internetten arakladım. Tam da olmamış sanki ama ana fikri veriyor...

"Keşke gidip gelen ve yeniden akmaya başlayan dalgaların sabrı bende olsaydı"





http://lyricstranslate.com

Learn From The Wind

I wish I'd learn from the wind how to breathe
From the rain how to fall
From the stream how to bring things
Where they don't want to go
And I wish I had the patience of the waves
That come and go
Starting to flow again
A fast plane passes by
And I stop and think
About everyone who leaves or flees
Or is suspended
For days, months, years
In which you feel like you're lost
Among aims that are always bigger
It happens because
In a second everything else
Become invisible
Senseless and out of reach to me
It happens because
I pretend that it's always alright
But I don't think so inside of me
We'll have more time again
And we'll walk
Along the roads we've chosen
And sometimes they hurt
So we'll have the patience of the waves
That come and go
But you cannot understand
It happens because
In a second everything else
Become invisible
Senseless and out of reach to me
It happens even if
The wind carries everything away
Living and starting to flow again
Starting to flow again
Starting to flow again
Starting to flow again



Saturday, 24 November 2012

Küfreden Şarkılar

Ben Türkçe konuşurken pek küfretmem. Zaten küfürleri yaşıtlarımdan sonra öğrendim. Sokakta çok oynardım aslında ama bizim mahallenin çocukları saftirikmiş herhalde (iyi anlamda)... Bizim evde de hiç sansürlenmesi gereken bir laf edilmezdi. Okula gidince bir iki duymaya başladım. Benden 3 yaş büyük olan kuzenime devamlı "XXX ne demek?" diye sorduğumu ve bana garip bakışlar attığını hatırlıyorum.

Fransızca ve İngilizce'yle tam kendim olamadığımdan belki, biraz da bu işler dile ve kullanıma göre çok değiştiğinden, daha rahat sövüp sayıyorum. Ama o da sınırlıdır. Çok sinirlenmem gerek.

Ama bazen başkalarının benim yerine küfretmesini çok seviyorum. İçimdeki siniri alıp götürüyor. O yüzden oturup bu "iyi aile çocukları"nın çizgiyi aşmalarını dinliyorum

Martha Wainwright - Bloody Mother F..king A..hole (Sansürleyeyim dedim bunun adı çok ayıp)



Joseph d'Anvers - La vie est une putain (Hayat bir orospudur)



En  meşhuru Lily Allen - F.ck You


Wednesday, 21 November 2012

Vals Vals Vals Listesi

Tam pin pin
Tam pin pin

Bir önceki yazımda resimseverleri kızdırmıştım. Bu yazımda da müzikseverleri sinirlendirmeyi hedefliyorum. Ben bu Vals ritmini çok seviyorum. Hem de çok. Bu durumdan da biraz utanıyorum. Şu an itiraf.com'a yazıyor gibiyim. Sanki ritimlerin en kolay tüketilenini seviyormuşum gibi geliyor. Öyle mi acaba? Bilmiyorum....

Ve İlk 10... "Aaa bununla bunu aynı listeye nasıl koyarsııın?" diyeceksiniz de zevkim böyle işte... Herhangi bir sıralama yapmadım.

Burada olmayıp da sevdiğiniz parçalar varsa benimle paylaşın, mutlu olayım...

Dmitri Shostakovich - Waltz No:2



Leonard Cohen - Take This Waltz



Elliott Smith - Waltz # 2



 Yann Tiersen- La Valse d'Amelie 




Julie Delpy - A Waltz for a Night



Bill Evans - Waltz for Debby



Lucienne Delyle - Mon Amant de Saint Jean



Joseph d'Anvers - La Valse Des Gens




Eleni Karaindrou - To Vals Tou Gamou



Gina Salá&The Black Cat Orchestra - Kalbimin Şarkısı






Tuesday, 20 November 2012

Monet'nin Bahçesi'ndeki Ukala Ben

Ben resimden pek anlamam. Ortaokulda karneme 2 gelmişti hatta, öyle de beceriksizim. Göz hafızası sıfır zaten. Dikkatsizin tekiyim. Ama ailem sağ olsun küçük yaştan beri her seyahatte müze müze dolaşmışımdır. Sonra da Avrupa'da okuduğum ve çalıştığım dönemde sergileri kendi çapımda takip etmeye, bazı ressamları beğenmeye, bazı resimlere de hayranlık beslemeye başladım. Gerçekten hiç anlamıyorum bu işten de baktığımda daha fazla bakasım geliyorsa benim için iyidir o resim.  "Ay ne güzeeeel",  "voaa kafam karıştı", "ağlamak istiyorum" veya "hihihih" dedirtiyorsa da tadından geçilmez. Çok nadiren birkaç kez de nefesimin kesildiği olmuştur. Böyle yüzeysel/duygusal bir ilişki içindeyim anlayacağınız... Beğenmediklerimin yanından da koşa koşa geçerim. Okumam etmem. Sıkılırım.

Fakaat bu empresyonistler farklı. Bu noktadan sonra öyle ukala yazacağım ki dayanamayacaklar okumasın hatta. Öyle böyle değil... Üniversite'deyken "Fransalara okumaya geldim, biraz kültürleneyim, ünlü ressamların resimlerini yerinde göreyim, entel olayım, dantel olayım" şeklinde bir düşünceyle seçmeli ders olarak Sanat Tarihi almıştım bir dönem. O da empresyonistlere denk geldi. Özellikle bugünlerde Sabancı Müzesi'de sergisi olan Monet konusunda kendi standartlarıma göre delice kültürlendim. Sınavımda da şu resmi incelemiş ve tüm üniversite hayatımın en yüksek notunu almıştım.


Neyse efendim. Bu sergi başladığından beri heyecanlıyım. Annemin de seveceğini düşünerek onun da İstanbul'da olduğu bir gün (o da bugün oluyor zaten) Emirgan'da kahvaltı sonrası Monet'ye gittik. Ben tabii bir hava, bir hava... "Ben çok iyi bilirim Monet'yi, kendimi çok yakın hissediyorum kendisine. Bahçesi arka bahçem gibidir" falan salladıkça sallıyorum anneme.  İçeri girer girmez hiçbir şey hatırlamadığımı anladım tabii. Hatta annem "Son dönemdeki resimleri ne kadar acıklıymış" deyince "Haa evet ölüyormuş tabii" gibi bir cevap verdim neden acıklı olduklarını anlamadan. Meğersem annem adamın katarakt olmasına üzülüyormuş. O soyut resimleri sadece dünyayı öyle gördüğü için yapmış. Ameliyattan son da şaşırmış "Anaa ben etrafımııı böyle görüyordum " demiş. "Adamın gözleri bozuk olmasa soyut resim diye bir şey olmayacaktı belki de nihahaho" gibi bir espri de patlatıyor insan tabii. "Absent içkisi olmasaydı Fransız edebiyatı olmazdı"nın bir devamı niteliğinde. Uzun lafın kısası ben Monet'yle ilgili en önemli bilgiyi bile hatırlamıyorum...

Sergi nasıl derseniz, ben beğendim. "Monet'nin Bahçesi" adına yakışır bahçe resimleriyle dolu... Gidin görün, ruhunuza iyi gelsin bence. Japonya seyahatim (öhöm ukalalığa devam) sonrası Japon bahçesi merakım da başlamıştı. Monet'nin bu çalışmalarında oradaki huzuru buldum. Buldum da sadece kendimi ortamdan soyutlayabildiğim birkaç saniye boyunca. Monet'nin resimleri büyük odalarda sergilenmeli bence. Ferah olmalı. Çok sessiz olmalı. İnsan o resimlere bakarken su şırıltıları duyup çiçek kokusu alabilmeli. Sabancı ise çok kalabalıktı, herkes bir ağızdan bağırarak konuşuyordu, koridorlar dar zaten, bir de sıcak... 

Amaaa nilüferi seven bataklığa katlanır...



Sunday, 18 November 2012

Resham Firiri - Bir Nepal Şarkısı

Durur durur bu parça dilime dolanır. Nepal'in en turistik şarkısıdır. Dinlerseniz melodisinin beyin hücrelerime nasıl nüfuz ettiğini anlarsınız.


Dilime dolanır derken, doğru söylemem tabii. Her seferinde ayrı bir yorum katarım. Örneğin "ressam firirii, ressam fiririii, konca da munca digirigi kunda ressam fiririii"

Şimdi yine kafamda dönüp duruyor. Burnumdaki baharat kokusunun ve ağzımdaki zencefil tadının bunda payı büyüktür herhalde...

Ya da bilinçaltımdan mesaj var:

Resham firiri, resham firiri / Udeyara jounkee,dandaa
ma bhanjyang/ Resham firiri. Kalbim ipek gibi rüzgarda dalgalanıyor/Uçsam mı yoksa bu
tepede otursam mı karar veremiyorum.

Veremiyorum harbi...

Thursday, 15 November 2012

Hindistan'dan Gelen Baharatlar

-En çok nereyi sevdin Duygu?
-Bilmem, her yeri ayrı ayrı sevdim
-Peki şimdi gittiğin yerlerden birine dönecek olsaydın nereyi seçerdin?
-Hindistan!

Hiç tartışmasız, sorgusuz sualsiz Hindistan... 

Bugün Hindistan'dan baharat karışımları geldi. Burada da bulunur biliyorum ama oradan geldiler ya, farklı kokuyorlar sanki...

Gidip gidip kokluyorum...

Bu kadar kokusuyla hatırlanan bir ülke daha var mıdır acaba? 

Evde kendi Hindistan'ımı yaratacağım...

Arkada da bu çalacak...



Wednesday, 14 November 2012

24 Yaş Altına Nanik Nanik

Dün akşam alkol sponsorluğunda yapılan, sadece 24 yaş üstünün katılımına açık olan bir konsere gittim. Çok memnun kaldım bu olaydan... Nedenlerini sıralayım...

1) 23 yaşında olup müzik gruplarıyla röportajlar yapan radyocu/dergici bir kızın bileti bana kaldı. 
2) Sinirimi bozan çıtır ve güzel hatunların sayısında ciddi bir eksilme gözlemledim
3) "Aa ne yakışıklı çocuk" dediğimde baktığım insanın 20 yaşında olmayacağını bilmek beni mutlu etti.
4) Konser çok boştu, rahat rahat izledik. Sonra da genç ve atik arkadaşları tırmalamaya gerek duymadan bedava plaklara konduk.

Evet çok iyi oldu gerçekten. Geçenlerde Tayyip Bey, Fatih Sultan Mehmet'in 18 yaşında çağ değiştirdiğini söyleyince bir panik olmuştum. Acaba 23 yaşındakilerin aklıselim oldukları konusunda bir sonuca varılır mı diye... Ama varılmadı çok şükür... 

Bu yasak düzgün uygulanırsa zamanla festival/konser işini büyük ölçüde bitirecektir. Eh ben de artık çok dikilince yoruluyorum. O zaman gençlere "Aaah aah ben var ya sizin yaşınızdayken" diyerek neler neler anlatacağım. Ben pörsümüşüm diye üzülmeyip onları kıskandıracağım. 

Yok anam bu yasağın benim için ne kadar iyi olduğu say say bitmiyor...

Ülkenin gündemi bu kadar çok acıyla doluyken kimsenin de yüzü tutup "Şey abiler biz konserlere gidemiyoruz" diye haykıramaz nasıl olsa... Hep böyle zamanlarda alttan ufak adımlarla toplumun tabanı değiştirilir. İnsanın insanlığından faydalanmak diye buna denir.

İyidir iyi...

Bu da dün akşamki konsere gidemeyenlere hediye...





Tuesday, 13 November 2012

Venedik Uyarısı

Daha önce de yazmıştım Venedik kartpostal gibi şehir. Gerçekten güzelliğiyle öyle büyülüyor ki romantizmin doruklarına ulaşıyorsunuz. Hele de turistlerin ötesindeki şehri yaşayabilirsiniz, kendisi inanılmaz yakışıklı, kültürlü, givemli ve çapkın bir sevgili gibi gözükmeye başlıyor. Ama bu sevgili aynı zamanda çok huysuz ve çok pis...

Sessiz bir bank bulun Venedik'in ortasındaki ufacık bir bahçede. Ağaçlardan gelen haşur huşur sesleri duyabilirsiniz. Bir farecik dolanıyordur kafanızda. Dünyanın kirasıyla tutulan giriş katında bir eve misafir olun. Duvardaki küf izlerine şaşırmayın. İçerideki kokuya dayanabilecek misiniz acaba? O da ne? Tuvalet ve mutfak aynı odada... Sonra herkes uykuya gömüldükten sonra siz sabahın 4'ünde hoplaya zıplaya evinizin yolunu tuttuğunuzda kanallarda yüzerken gördüğünüz "aile" de hayal ürünü değil, merak etmeyin. Mütasyona uğramış kolum kadar sıçanlar sadece gece gezmesindeler...

Benim gibi parasızsanız öyle gondol gezilerine çıkamazsanız ama gondol dolmuşları kullanabilirsiniz. Nehrin bir tarafından öbür tarafına geçmenizi sağlayan bu 3 dakikalık yolculuklarda bir gondola 15 kişi binilip ayakta gidilir. Genelde Venedik ahalisiyle yakınlaşırsınız. Ve suya düşmeyi kimse ama kimse istemez...

Durum budur. Gidenlerin bildiği, gitmeyenlerin de her sene haberlerden takip ettikleri gibi Venedik Ekim-Ocak arasında suların yükselmesi sonucu sık sık sular altında kalıyor. Geçenlerde yine bir rekor kırılmış. Bu kadar sık batan bir şehirde inanılmaz hijyenik koşullar beklemek zaten saçma olur. Venedik'te yaşayan herkesin plastik çizmeleri ve çöp torbasından pantalonları bulunur. Zaten ana yollarda yürümek için iskeleler kurulur. Herkes deli gibi "su durumu" takip eder. Genelde sürpriz değildir çünkü. Ve zaten günün belli saatlerinde sular yükselir sonra normal hayata devam edilir. Elbette tek ulaşım yolu olan vapur bu durumdan çok etkilenir. İşiniz varsa erkenden yollara düşüp yürümeniz gerekebilir. Sular alçalır ayrı problem, sis basar ayrı problem... Venedik böyledir işte. Çok huysuz.

Bu suların yükselmesi olayı da bazı turistlere çok eğlenceli geliyor. Şehrin ne kadar zarar gördüğünü üç günlük tatile gelmiş insanın takmasını beklemek doğru değil tabii. Ben olsam ben de bunu düşünüp üzülmem. Ama işte bir kere şehrin ne kadar pis olduğunu bildiğiniz zaman, o suların içinde eğlenceler düzenleyen insanlara da garip bakışlar atıp birazcık iğreniyorsunuz. Bunu size hiç titiz olmayan bir insan söylüyor. O yüzden siz siz olun, plastik çizmelerden edinip iskeleleri kullanın. Gününüzü suların yükseliş saatini göre ayarlayın. Sevgilinin kötü yüzüyle karşılaşmayın

Venedik'te sonunuz gelecekse bu şehre kör kütük aşık olup hayattan başka isteğiniz kalmadığı için olsun, ishalden değil...

"Venedik benim sonum olacaktı." Corto Maltese

Sunday, 11 November 2012

Craigslist Joe ve Hayatı Sıfırlamak

Arkadaşım Başak geçen gün blog yazısında izlemeyi düşündüğü belgesellerden bahsetmiş. Sonra aramızda şöyle bir muhabbet geçti.

-Başaak ben Craigslist Joe'yu izlemek istiyorum
-Ben de kesin Duygu buna bayılır demiştim


Cumartesi akşamı kendisinin yaptığı muhteşem bir yemek sonrası oturup izledik. Bu Craigslist.org Amerika'da herkesin her işini hallettiği, koltuktan tutun arkadaşa kadar ne isterseniz bulabileceğiniz bir siteymiş. Türk versiyonu da varmış ama ben bilmiyordum. Burada çok da kullanıldığını sanmıyorum. Neyse efendim bu Joe,Craigslist'ten bulduğu bir kameramanla birlikte her şeyini bırakıp bir ay Amerika'yı turluyor. Yol boyunca da her ihtiyacını Craigslist sayesinde gidermeye çalışıyor.  Amacı bireyselleşmesiyle suçlanan Amerika'da hala insanların birbirlerine yardım ettiklerini kanıtlamak. 

Böyle bir deney yaptığınızı söyleyince ve yanınızda bir kameraman olunca insanlar size gerçek yüzlerini gösterirler mi? Sanmam. Fakat Couchsurfing ve yolda buldukları işler sayesinde beş kuruşsuz dünyayı dolanan insanlarla karşılaştığımdan, Joe'nun yaptığı bu "delilik" de bana o kadar zor gözükmedi. Üstüne bir de Joe'nun dönecek bir  evi var. Birçok gezgin ancak arkasındaki bütün kapıları kapattıktan sonra böyle bir işe girişebiliyor. (Zorunluluktan başkalarının iyiliğine muhtaç olanların durumuna bakınca zaten insanlıktan nefret ediyorum. O konuya hiç girmeyeceğim. )

Artist artist konuşuyorum da, kendim yapabilir miyim? O kadar cesur değilim. Ama yeni fikirler ve hayallerle doldum. 

Olayın ne kadar "belgesel" olduğunu bir kenara bırakırsak Joe sempatik ötesi bir tip. Baştan sonra zevkle izledim. İki tip korkağın; günlük hayatın monotonluğu içinde "Ah her şeyi bırakıp gitsem"cilerin ve benim gibi  tutunamayıp savrulanların izlerken iyi vakit geçireceklerini düşünüyorum. Cesurlar, mutlular ve burunkıvırıcılar ise pek hoşlanmayacaklardır. 

Saturday, 10 November 2012

Frankenweenie ve İki Hüzünlü Aşk Hikayesi

Bugün başka işiniz yoksa Frankenweenie'ye gidin derim. Tim Burton yapmış yine yapacağını... Bayıldım!



Veya gidemiyorsanız  Tim Burton'un hikayelerinden uyarlama şu birer dakikalık iki video'ya bir göz atın. Öyle tatlı, öyle kalp yaralayıcı... (İngilizceler ama çevirirsem katliam yaparım gibi geliyor, ellemiyorum. Özür dilerim)








Her skin is white cloth,
and she's all sewn apart
and she has many colored pins
sticking out of her heart.
She has many different zombies
who are deeply in her trance.
She even has a zombie
who was originally from France.
But she knows she has a curse on her,
a curse she cannot win.
For if someone gets
too close to her,
the pins stick farther in.



Latinoamerica

Yağmur, çamur, bir de kısalan günler... Ah keşke Güney Amerika'da olsaydım diye dolanıyorum birkaç gündür. O coğrafyaya gitmeden önce görüp de "Aa ne güzel" dediğim bir videoyu o zamandan beri ilk kez izledim biraz önce. Böyle bir yer gerçekten. Çok büyük acılar yaşamış bu topraklardaki hüzün ve kızgınlık, bizdekinin aksine yaşam sevgisini körüklüyor.  "Beyaz adam"ın katliamı Latin Amerika'nın ruhunu öldürememiş, öldüremez de. 

Kyoto'ya düşsel bir yolculuk için Air'i dinleyin diye yazmıştım daha önce. Latin Amerika'ya yolculuk içinse buzu izleyin... Sözlerini merak edenler varsa İngilizce çevirisine de buradan ulaşabilirsiniz... 




Rüzgarı satın alamazsın
Güneşi satın alamazsın
Yağmuru satın alamazsın.
Sıcağı satın alamazsın
Bulutları satın alamazsın.
Renkleri satın alamazsın.
Mutluğumu satın alamazsın
Acılarımı satın alamazsın.