Monday, 29 October 2012

Sonbahar Umudu Üzerine Romantik Bir Yazı

Şu tepedeki


Braşov yazısının arkasına geçelim...


V harfini destekleyen demirin üzerinde şöyle yazıyordu.


Yol boyunca
Sevdiğiniz insanlar
Gördüğünüz yerler
Ve biriktirdiğiniz anılardır
Hayattaki en güzel şeyler

gibi bir serbest çeviri yapabiliriz sanırım.

Çıplak gözle görülemeyecek bir noktaya, akrobatik hareketler yaparak yapıştırmışlar. Sık sık sosyal medyada paylaşılan laflardan, farkındayım. Bilgisayar başında havalı cümleler arayan insanların "kes-yapıştır"larından farklı, gerçek yolcuların ağzından çıkmış olması mı beni bu kadar etkiledi, yoksa o noktada zoomlayabileceğim onca şey varken bunu merak etmiş olmam mı bilemiyorum. Sanki bana gizli bir mesaj bırakılmış da bulmuşum gibi hissettim. Orman yeşilden sarıya doğru ölüme giden tonlarla doluyken içim umut doldu. Belki de sonbahar bir sonu değil de silkelenip yeniden başlamayı simgeliyordur... Daha iyileri için artık dökülmesi gereken yaprakları rahat bırakma zamanını...

Zaten ancak umudun renkleri  bu kadar güzel olabilir... (Romantizmi abarttım değil mi?)


Bu arada yazının altındaki linklere baktım. "Hindistan'da temiz su" kampanyasına destek amaçlı yapılan otostop yarışı sırasında buraya yolu düşenlerin eseri olmalı.
http://tramprennen.org/
http://www.vivaconagua.org/




Wednesday, 24 October 2012

Bayram "Mutluluğu"?

Hangi milletten, hangi dinden olursa olsun insanlığın ortak noktası bayram zamanı depresyona girmesidir. "Hey hop ne diyon?" yapmayın. Yalan mı? Herkes pek mutlu bir imaj çizer bu dönemde.

Kimi gerçekten mutludur, ama ya seneye?
Kimi "onlar neden mutluu, ben neden mutsuzuuum?" diye kendini yer.
Kimi geçmişi özler.
Kimi birini özler.
Kimi ailelerde fırtınalar kopar.
Kimi ailerlerde herkes sıkılır.
Kimi herkes eğlenirken çalışır.
Kimi tek başınadır.
Kiminin tek kuruşu yoktur.
Kiminin derdi çoktur.

Kısacası günlük hayatının monotonluğunda düşünmeye fırsat bulamayan insan birden "Hönk!" olur. Ve bu konudan hiiiç bahsedilmez. Her şey çok güzelmiş gibi davranılır.

Neyse efendim, ben bu kendini kötü hissedenlere ufak bir hizmet sunmak istedim. Beni her durumda mutlu eden 3 şarkıyı paylaşayım dedim. Herkesin bildiği şarkılar. Ama birinin bazen hatırlatması gerek ki dinleyelim, gülümseyelim. Bu bayramı da iyi hissetmek zorunda olarak değil, iyi hissederek geçirelim.

3) Lou Reed - Perfect Day
Hafif hüzünlü bir tarafı da var, o yüzden üçüncü sırada


2) Noa - Life is beautiful
En kötü anlarımda en çok bunu dinliyorum


1)Bobby McFerrin
Bu adam ağzını açsa mutluluk saçıyor zaten.


Veya boşverin, depresyonunuza girin rahatça... 

Tuesday, 23 October 2012

Romanya İçin Süslenme

Romanya'nın nesi meşhur? Vampirleri tabii ki... Ben de belki iyi bir kısmet çıkar diye


bütün gün hazırlandım... Olmuş mu?



(Edward fotosu http://www.enkisa.com/alacakaranlik-edward-cullen-fotograflari-12444.html sitesinden araklama, hiç de izlemedim. Umarım vampirdir)

Saturday, 20 October 2012

Eriten Erkek Şarkıcılar Top 10

Evde Leonard Cohen şarkıları dönerken düşündüm de iğrenç bir müzik üzerine "tuvalete gittim, ishal olmuşum" dese, sözlere falan aldırış etmem, yine eririm. Kimin sesi ve stili buna müsait diye kafa patlatmaya başlayınca 10 dakika içinde kendimi şöyle bir playlist hazırlarken buldum.

Aklıma gelenlerden oluşturdum ama itirazları bekliyorum heyecanla. Listemin çoğu sizlere ömür ama 10 numaraya körpe bir delikanlı yerleştirdim ki "bu ne yeaa" demeyin... Okumaya devam edin.

10. Damien Rice



9. Rufus Wainwright
Konseri olursa sakın kaçırmayın, inanılmaz eğlenceli. Bacakları birçok kadın bacağından daha güzel bu arada (benimki dahil). Gösterdi bize. Bu kendisine seksilik konusunda artı puan kazandırmış olsa da fiziksel özelliklere bakmıyoruz. En sık dinlediklerim listesinde ise 5 yıldızlı.



8. Eliott Smith
Biraz fazla depresif olduğundan insanın erimekten çok ağlayası geliyor. Yine de acıları bu kadar güzel ifade edebilmesi benim gibi kendine işkence etmekten hoşlananları eritebilir, eritir. Sonu çok erken gelmiştir.



7. Jeff Buckley
Eliott'la çok ortak yönü var aslında, üstüne bir de James Dean karizması. Çok da yakışıklı... (biliyorum fiziksel özelliklere bakmamam gerekiyordu ama dayanamadım) Her listeye bir şekil sokmaya çalışırım kendisini.



6. Johnny Cash
Çok büyük bir country hayranı olmadığımdan evde pek dinlemiyorum aslında. Fakat o sesi yok mu o sesi...


5. Carlos Gardel
Tango ustasının insanı eritmemesine imkan var mı?



4. Serge Gainsbourg
Şu parça zaten dünyanın gelmiş geçmiş en seksi parçası bence. Serge de karizmanın önde gideni...


3. Tom Waits
Bu adamı dinlerken ya erirsiniz, ya da donarsınız. Ben ilk gruptanım.



2. Barry White
Yorum yapmaya gerek bile duymuyorum



1. Leonard Cohen
"Leonard'la girdin söze, Leonard'la bitirip artistik yapma" diyebilirsiniz ama alakası yok. Kadın ruhunun sırrını keşfetmiş bu adam ben size söyleyeyim. Daha çok uzun yaşar umarım...


Sizin liste nasıl?



Thursday, 18 October 2012

Venedik - Kartpostal İçindeki Yaşama Özlem

Bundan pek çok zaman önce, Venedik'in karşısındaki Lido adasından İngiltere'nin fabrikalarla dolu Wolverhampton "şehrine" taşındığımda, minicik odamda bir şiirimsi yazmıştım. Denize, kuma, kahveye, şaraba, binbir çeşit makarna sosuna, kalabalık masalara, gizemli sokaklara, "5 köprü geç sola dön" şeklindeki yol tariflerine, spritze (bir Venedik kokteyli), suyun üstündeki hayata ve bir kartpostal içinde yaşamaya duyduğum özlemle ilham gelmiş herhalde. Arkadaşım da ondan esinlenerek bir şarkı yazmış/bestelemişti. Kendisinin doğum gününün yaklaştığını görünce her Lido'daki balkonumuza



geri dönmek istediğimde yaptığım gibi bu parçayı arka arkaya dinlemeye başladım. 30 yaşında olacak, ben 32'ye yaklaşıyorum. Venedik bize ne bir sonraki anın endişesi, ne de bir önceki anın nostaljisi olmadan sadece nefes aldığımız saniyenin farkına vararak yaşamayı öğretmişti. Kartpostal içinde bulunmanın bir sonucu sanırım.  Uygulaması her zaman tavsiye edilmese de (tembelliğe ve ilgisizliğe sürükler) bunu unutmadığımız ve hayatımızı bir kısır döngüye sokmadığımız için o zamanki bizler şu andaki hallerimizle gurur duyarlardı gibi geliyor.

Mutluluğu tanımanın kötü yanı mutsuzluğun ne olduğunu fark etmeniz, iyi yanıysa ne aradığınızı iyi bilmeniz.

O zaman Mari Mindless'tan gelsin...

 When Nothing Mattered More Than The Sunshine

Wednesday, 17 October 2012

Rüya - Afrika

Bazen bir ninni


sizi gözleriniz açık uyutabilir.

Ve bazı düşler


ancak bir zürafayla paylaşılabilir. 

Monday, 15 October 2012

İzlanda, Sigur Ros, Periler ve Çamur

-Gerçekten de adamların klipleri çok başarılı
-Evet bu işi onlar kadar iyi beceren bir grup yok
-Hep tüylerim diken diken oluyor

Bir İzlandalı, bir İspanyol ve bir Belçikalı arasında geçen böyle bir muhabbete çok Fransız kaldıktan sonra ("tüylerim diken diken oluyor"u nasıl dediler sormayın. Lafın gelişi işte) dinlemeye başladım Sigur Ros'u. Arkadaşlarımın tüm söylediklerine de hak verdim. İstisnasız her parçaları beni olduğum yerden çekip çıkarıp büyülü bir dünyaya götürüyor. Bu dünyanın da hep İzlanda'da saklı olduğu gibi bir inancım var. Mavi, soğuk ama huzurlu, yattığınız yerde kafanızda perilerin geçtiği falan abuk bir yer gibi canlanıyor gözümün önünde. Sihirli bir yer...



Zaten o sihri yakalayabilmek için  Bir Tur Atıp Geleceğim videosunu montajlarken de onların bir parçasını kullandım.

İzlanda'ya ayak basmadan birçok İzlandalı'yla tanışma imkanı buldum nasıl olduysa. Ülke nüfusunun bir avuç olduğunu göz önünde bulunduracak olursak büyük bir başarı gerçekten. Dolayısıyla grup üyelerinin akrabalarını tanıyor olmalıyım. Bu da sanki bizim mahallenin çocuklarını dinliyormuşum gibi bir havaya sokuyor beni. Daha da sempatik geliyorlar.

Neyse efendim, bu Sigur Ros son albümleri için bir video yarışması düzenlemişti. Buradan başvurulara ulaşabilirsiniz.  

Bugün öğrendik ki bu birinci olmuş. 


Hiç klibin açıklamasına bakmadan izlerken garip düşünceler içine girdiğimi fark ettim. Bir yandan o çamur gibi olaydan kurtulmasını istiyorum, bir yandan da hiç istemiyorum. Sanki kurtulursa gerçek olmazmış gibi geliyor. Kim kurtulmuş da o kurtulsun?

Az çamurlu haftalar dilerim...



Sunday, 14 October 2012

Calatorie Planları

Kahve falımda



çıkınca ve gökten pek ucuza bilet düşünce, moda haftası dolayısıyla




Yok yok şaka... Daha çok Drakula'nın peşinden




Çok da acıklı :( Neyse aman, ne Drakulası?  Tövbe... Asıl bu abilerin davetlisi olarak




Yine kandırdım...

Kültür, tarih ve coğrafya adına tabii ki, bu ablanın




memlekete gidiyorum bir arkadaşımla... (Eflak ve Boğdan Prensliği zamanlarında bulmayız kendimizi umarım, pek anlamadım bu bayrağın modeli)

Beklemede kalın...


Saturday, 13 October 2012

Sharon Van Etten kimdir?

-Duygu Sharon Van Etten'in konserine gidelim mi?
-O da kim?
-Bir dinle bak seversin...



Dinleyince sevdim gerçekten. Tamam dedim. Yine de çok umutlu değildim konser konusunda. Bir kere kadının adını imkanı yok ezberleyemedim.

-Duygu Cuma akşamı napıyorsun?
-Konsere gidiyorum.
-Kimin konseri? Kılçık bir şeydir kesin
-Neden be? Yok güzel de... Adı neydi ki?

Bütün hafta bu muhabbetlerle geçti. Sonunda konser günü Youtube'dan biraz çalışayım dedim. Adını 20 kere falan yazdım. Her seferinde kopyala yapıştır yapıyorum ama. İmkanı yok hatırlayamıyorum.

Sonra şu şekilde böldüm:

Sharon Stone'un Sharon'ı
Van şehrinin Van'ı
Etten de, etten balıktan falan gibi et ürünlerinden.

Konserden önce eski iş arkadaşlarımla buluşmuştum. Muhabbet şöyle:

-Saat kaç? Ben konsere gideceğim.
-Kimin konseri?

Sorunun cevabını verirken gözümden önünden şu resimler geçiyor...






Neyse işte ev yapımı şarapları da dayadılar ama ben yine de büyük bir başarıyla vaktinde konsere yetiştim. Bu arada Şişli'den taksiye binmeye çalışıyorum, almıyorlar

-Abla oralar çok kalabalıkmış, konser mi varmış neymiş...

Bir gittim ki yollar bomboş, konserde de 50 kişi falan var (Tamam biraz abarttım) Ama bir avuç insanız. Kadını tek tanımayan ben değilmişim. Üzerimize de polar şal hediye ettiler. (Hediyeydi sanırım yürüttük çünkü)

Bu Sharan Van Etten çok tatlı bir insanmış meğer. Hiç sahne kostümü falan yok. Kotuyla, kazağıyla, yeni yıkanmış saçlarıyla çıkmış sahneye. Şarkılarının sözleri hayatında yıpratıcı bir ilişki yaşamış herkese, sesiyse her canlıya hitap edebilir bence. Öyle bayıldım kendisine. Anladığım kadarıyla şimdi mutlu bir beraberliği var, erkek arkadaşı ona bisiklet yapmış. Biraz endişeliyim, bu mutluluk müzik kariyeri için kötü olabilir... Acıklı acıklı parçalar söyleyip arkasından kıkır kıkır gülerek gönülleri fethetmesini bildi ama.  "Siz beni nereden tanıyorsunuz? İnanamıyorum burada olduğunuza. Çok teşekkür ederim" diyip durdu zaten bütün gece "kalabalığa". Kendisi bir samimiyet topu... Erkek olsaydım bu kadına yazardım...

Gitarist arkadaş da bir ara şöyle bir şey çalıyordu. Yoksa bir şeyler mi içiyordu? Anlamadım...



Sabahtan beri de şu parçasını dinliyorum. Midede kıpraşmalara neden oluyor, dikkatli tüketin... 







Thursday, 11 October 2012

Attila İlhan'ı Anarken...

Attila İlhan öleli 7 yıl olmuş.

30'unu geçmek demek artık 7 yıl, 10 yıl gibi sürelerin 24 saat gibi gelmesi demek.

Bundan seneler seneler seneleeeer önce İstanbul'dan kilometreler, kilometreler, kilometreleerce uzaktaki ufak Besançon şehrinde, bir arkadaşım, nam-ı diğer Engin Hoca sayesinde Attila İlhan okumaya başlamıştım. Kendisine bunu daha önce söylemiş miyimdir bilmiyorum, kebapçıda düzenlenen şiir gecelerinden sonra ilk Türkiye'ye geldiğimde Attila İlhan kitapları edinmiştim. Gurbet böyle garip bir yer. Kebapçıda şiir geceleri...

Kendisi dünyanın etrafında atmayı planladığım küçük turu duyunca bana Şahane Serseri'den bir bölüm yollamıştı. Bu dizeler bana cesaret verdi, kendisini yolculuk şiirim yaptım, hatta bir alıntıyı Bir Tur Atıp Geleceğim'in ana sayfasına yerleştirdim. Sakın yanlış anlaşılmasın bu arada, şiirin hakkını verdiğim gibi bir yanılsama içinde değilim. Ama kelimelere sığınmamda da bir kötülük yok değil mi? 


"anamdam yolcu doğmuşum
nehirlerle birlikte denizlere kavuştum
akşam dedim
şu koca dünya dedim
ağlasam dedim
yola bir düşüldü mü ömür boyunca gidilir
ekmeğin ve şarabın peşinden
turnaların peşinden
büyük şehirler büyük aşklar
çığlık çığlığa terkedilir"









Wednesday, 10 October 2012

Basit Duruşlu Kelimelerin Sihirli Gücü...

Her su birikintisinden uzak kara yolculuğundan sonra, denizi-okyanusu-gölü gördüğümde şöyle bir ana geri dönüyorum:

Babam, annem ve ben arabadayız. Ben arka koltukta kendi kendime araba oyunu oynuyorum

"Geçen 3. araba benim olacak"

Ve babam birden Orhan Veli'nin dizelerini söylüyor:

gemliğe doğru
denizi göreceksin
sakın şaşırma

Denizi görüyoruz.

Şaşırıyorum.

İstisnasız her sefer.

Tuesday, 9 October 2012

Bir kitap - Bir Film - New York

Bundan 2-3 yıl önce, bir arkadaşımın "Sen bu adamı seversin, kitaplarında görsellik kullanıyor" gazıyla, konusundan bihaber Extremely Loud and Incredibly Close - Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın isimli kitabı edinmiştim. Bu kitabın ismini her söylediğimde kelimeleri farklı bir sıraya koyuyorum bu arada.
Incredible Loud and Extremely Close - İnanılmaz Gürültülü ve Aşırı Yakın 
Extremely Close and Incredible Loud - Aşırı Yakın ve İnanılmaz Gürültülü

Neyse ben gördüğü her filmde ağlayan bir tip değilim ama kitaplardan çok etkileniyorum. Hele bu bana öyle bir dokundu ki salya sümük zor bitirdim. Benden daha entellektüel olan arkadaşlarım kitabı duygu sömürüsü yaptığı için beğenmediklerini söylediler. Ama benim sarılıp uyuyasım geliyordu. Merak etmeyin sonunda okunmuş kitaplar arasında rafa kaldırıldı, sarılıp uyumadım. Psikopatlığımın da bir sınırı var.

Kitap 11 Eylül'de babasını kaybetmiş bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Yukarıdaki linklere tıklarsanız daha çok bilgi edinebilirsiniz. Filmi de çekilmişti, ben de bugün rastladım. Kitabın etkisinden uzak olmakla birlikte, çocuğu canlandıran Thomas Horn'un inanılmaz oyunculuğu sayesinde yine gözlerim kan çanağına döndü. 


İkiz kuleler devrilmeden 3 sene önce, 1998 yazında gitmiştim New York'a. Ağzım bir karış açık saf bir hayranlıkla bakmıştım etrafımdaki karmaşaya. Amerika'yı çok sevdiğim söylenemez fakat bu şehir beni heyecanlandırmıştı.  En güzel eti burada yemiş, Birleşmiş Milletler binasında dünyayı kurtardığımı hayal etmiş (saflığımın doruk noktası), Harlem'de bir kilisede ayine katılmış, hayatımda ilk defa bir yılana dokunmuştum. Bu tabii pek New York'a gidince yapacağınız bir şey değil. Ama aklımda kalmış. Ve elbette her turist gibi ikiz kulelere de çıkmıştık. Ben yüksekten korkarım ama boydan boya camların dibine kadar yaklaşıp şehrin ayağımın altında minikleşmesine bakacak cesareti bulmuştum. Bugün o gezide çektiğimiz fotoğraflara bakarken şuna rastladım


Kuşun fotoğraftaki pozisyonu fark edince ister istemez ürperdim. Kim bilebilirdi?

Hayatın tüm ilginçliği ve korkunçluğu bilinmezliğinde. 

"Yaşıyor olmamız utanç verici, sadece bir hayat yaşıyor olmamız ise tam bir trajedi" gibi bir cümle geçer kitapta. İki hayatımız olsaydı ilginçlikler ve korkunçluklar ikiye mi katlanırdı, ikiye mi bölünürdü bilemiyorum. İnsanoğlu doyar mıydı 2 seçenekle?

Neyse biz bunları bırakalım da, New York'a sonbahar geliyorken Autumn in New York dinleyelim...




Monday, 8 October 2012

Cicili Bicili Ankara Yazısı

İstanbul-Ankara-İzmir üçgeninde anlam veremediğim bir çekişme vardır. Bir tanesine ölüp bitmek ve diğerlerinden nefret etmek icap eder. İzmir'de topu topu 2-3 gece uyumuşluğum olduğundan kendisi hakkında pek bir şey yazmam mümkün değil. İstanbul da sevilmez mi yahu? Tamam, kabul ediyorum, trafiğine küfredip insanını boğmak isteyebilirsiniz. Kendinizi boğazda buldunuz mu ama, bir kadeh fermante olmuş meyve ya da arpa suyuyla hayat öyle güzel gelir ki... Yok yok İstanbul sevilir... (Tarafımı da belli etmiş oldum.) Peki ya Ankara? Ben işte Ankara'ya çok üzülüyorum.

İstanbullu bir arkadaşım Ankaralı bir kızla çıkıyor. Gidip gelip aynı şeyi söylüyor. "Bu Ankaralılar devamlı operaya, tiyatroya gidiyorlar. Boğaz mı var tabii şöyle bacaklarını uzatıp keyif yapsınlar?" Anlayacağınız bu şehrin bozkırını, bürokrat damgasını, monoton görüntüsünü bir kenara bırakalım, kültürel faaliyet yapan Ankaralılar bile yaranamıyorlar. Benim Ankaralı arkadaşlarıma göreyse bu şehir inanılmaz eğlenceli bir yer. Gece hayatı da İstanbul'dan iyi. Ben bilmem tabii. Yorum yapamayacağım.

Neyse efendim, bana dendi ki, blogunun tepesine cicisiz bicisiz yazmışsın ama, ne kadar zorlasan da Ankara üzerine cicili bicili yazı yazamazsın zaten. Yeter ki bana biri "Sen bunu yapamazsın" desin, hemen gaza geliyorum 4 yaşındaki çocuklar gibi. O yüzden başlayalım yanlı yazımıza. 3 paragraf sürüyor benim hep konuya girmem dikkat ettiyseniz.  Bu arada arka planda George Winston'ın Autumn (Sonbahar) albümünden bir parça çalsa ne romantik olur, değil mi?



Cicili Bicili Mode On - Ankara

Sonbahar su dolu memleketlerden daha farklıdır bu şehirde. Kuruyan yapraklar ordusu, rüzgarla birlikte asfaltta zigzaglar çizerken tıgıdı tıgıdı bir vurmalı çalgı sesi çıkarır. 31 senelik hayatımda, şu minik dünya turumdan sonra, ilk defa Ankara'da bizim balkonda otururken böyle bir müzik duydum.


Evde sıkılırsanız eğer, Floransa dekorasyonlu kafelere atabilirsiniz kendinizi istediğiniz zaman. Bazen bir limonata, bazen bir mojito için...




Sonra hiç beklemediğiniz bir anda, içinizi ısıtan görüntülerle karşılaşırsınız Çankaya Belediyesinin çöp kutusunun önünde...




Gece karanlığı çökünce de, adalar motifli de olsa Ankara'nın yağıyla yanan kandil mumunuzu yakarsınız Ümitköy'ün ışıklarına karşı...




Cicili Bicili Mode Off

Amaan bunları bırakalım da Ankara'nın kedileriyle misket oynayalım değil mi?






Sunday, 7 October 2012

Pazartesi için 2 Dakikalık Günaydınlar

Ben bu satırları yazarken...
  • Bir Tokyolu bin Tokyoluyla metroya hızlı hızlı yürüyor.
  • Bangkok'ta biri uyanıp saatine baktı ve "Oh daha sabah olmasına 2 saat var" diyerek kafasını yastığına geri gömdü. 
  • Mumbai'de geç saate kadar içen şaşkın iş adamı yatağına yeni girmiş, birkaç saat sonra kalkacak uçağına nasıl yetişeceğini düşünüyor. 
  • İstanbul'da bir adam karısına "Öf yine bitti Pazar. Uyuyalım hadi. Yarın sabahın köründe toplantım var" diyor.
Pazartesi = Yeni yıl coşkusunun ve depresyonunun 7 günde bir tekrarlanan mini versiyonu

Hem bıkkın hem umutlu.

O yüzden de Pazartesiler iyi bir günaydını hak ederler. Bu günaydın uzatılmamalı; kısa ve öz tutulmalı. İçinde iyimserlik barındırmalı ama çok da abartılmamalı. 

Örneğin Bülent Ortaçgil'in 2 dakikalık Günaydın'ını dinleyip günün sevimliliğine ikna edebilirsiniz kendinizi.



Ardından da Yann Tierson'dan 2 dakikalık Le Matin'le (Sabah) hayaller alemine dalınabilir. 




Sonra da Ryan Adams'tan 2 dakikalık Words:
Eğer bütün istediğin sahip olamadığın bir şeyse, dışarı çık, kafanı kaldır ve bulutları say. Küçükken oturduğun evin bahçesinin resmini çizebilir misin? (Bahçesi mi vardı da çizeyim de neyse) Kokusunu hatırlıyor musun? Herkes minnettarsa neden kimse tatmin olmuyor? Ormanda bir ağaç düşer de kimse etrafta olmazsa, git içine dilek kutusu oy, sevdiceğinin adını yaz. Kafanı boş şeylerle doldurma, üzülme, onlar sadece kelimeler 
gibi bir şeyler diyor. "Takma kafana, salla gitsin" kısaca. Milyon kere dinlemek mümkün. Pek çok seviyorum.



Ama milyon kere dinlemeyin. Bana kalırsa Pazartesi sabahının son iki dakikalık parçası Hit the Road Jack olsun. 


Ve belki bir Pazartesi "Jack" yerine adınızı koyar, kendinizi yollara vurursunuz.



Saturday, 6 October 2012

Kyoto'ya Düşsel bir Yolculuk

Kyoto'da tek başına olmak nasıl bir şeydir merak ediyorsanız bu parçanın sesini sonuna kadar açın ve gözlerinizi kapatın. 



Gerçekten de böyle bir şey...  Sonunda hep bir gözyaşı süzülüyor yanağımdan. 

Nedendir, bilmiyorum...

Keşke reklamlarda kullanıp durmasalardı. 



Küba'ya Gidememek ve Havana'da 7 Gün

Sanki çok bir iş becermiş gibi anlatıp anlatıp bitiremediğim seyahatime çıkmadan önceki günlerden birine dönmek istiyorum izninizle. Daha bu fikir yeni aklıma düşmüş, hayal gibi geliyor. Kendim bile böyle bir işe kalkışacağıma inanamıyorum. İnsanlar da "ne zırvalıyorsun?" diyecekler sanıyorum. Sonra "Ya herkese söyler de gidemezsem?" diye korkuyorum. Batıl inançlar beynimi ele geçirmiş, öyle bir kenarda kendi kendimle konuşup duruyorum. Ama dayanamadım tabii. Benden çok heyecanlanacaklarını, beni yargılamayacaklarını bildiğim birkaç arkadaşıma söyledim. Bunlardan biri de 20 yıllık dostum Helin. Kendisi benden çok gezgin.  "Muhteşem bir fikir. Çok iyi yaparsın" dedi hemen zaten. Hiç garip bir şey duymuş gibi davanmadı. O zaman daha plan yapmamışım ama olmazsa olmazlar listem hazır:

Nepal'e gittiğimden beri gidip görmek için can attığım Hindistan, bana bu gezegenden değilmiş izlenimi veren Japonya, çok özlediğim birkaç arkadaşımı görmek istediğimden Toronto ve cennet mekan Dominik Cumhuriyeti... Yok Survivor hayranı falan değilim yanlış anlamayın. Fransa'da okuduğum yıllarda Dominikli bir kızla arkadaş olmuştum. Kendisi İstanbul'a da geldi. Her yazışmamızda "Ne zaman geleceksin?" diye sorar. Ben de "Bu sene içinde geleceğim" diye cevap veririm 8 senedir falan. Zamanı geldi diye düşünüyordum. Çocukluk hayalim olan Jamaika'ya da yakın hem.

Bunları anlattım Helin'e. O da yolculuğumun Karayip ayağına katılmaya karar verince, bir yemek masasında başladık plana programa...

"Duygu 1 Mayıs'ta Küba'da olmalıyız!". 

Helin 1 Mayıs'ta Küba'da bulunmuş çünkü.  Anlata anlaya bitiremez."Tamamdır bu iş" dedim. Sonra bütün seyahatimi bu tarihe göre şekillendirmeye başladım. Bu arada Dominikli arkadaşımın babası da annesi de ülkenin önemli aydınlarından. Annesinin Fidel Castro'yla görüştüğünü de biliyorduk. Fidel aşağı, Fidel yukarı diye bahsi geçerdi amca oğluymuş gibi. Biz de acaba oralara gitmişken kendisine yaklaşmanın bir yolunu bulabilir miyiz şeklinde torpil talep edince, arkadaşımın annesini bir sene önce kaybettiğini öğrendik.

Kalbim öyle burkuldu ki anlatamam. Üzüntüm, haberi bu kadar geç, hem de bu şekilde öğrenmiş olmamın verdiği suçluluk duygusuyla karıştı.  Küba'yla arama bir soğukluk girdi. Hala gitmeyi çok istiyordum ama içimdeki alev söndü diyelim. Zaten biz nasıl bir hayal aleminde yaşıyorsak Karayip adaları arasında düşük bütçeyle yolculuk etmenin mümkün olduğunu sanıyoruz o zaman. Ayarlayamadık.  Ben Domink Cumhuriyetine gittim takip edenlerin bildiği gibi, Helin'le de Meksika'da buluştuk.

"Ne demek istiyorsun Duygu, oralara kadar gittin Küba'ya uğramadın diye içinde kaldı mı, kalmadı mı?" diye soracak olursanız, hem kaldı, hem kalmadı. Sonuç olarak gitmek isteyip de gidemediğim çok yer oldu ama imkanım bu kadardı. Küba'nın yeri hem bu planlardan hem de ülkedeki yaşamı merak ettiğimden biraz ayrı tabii. Daha doğrusu insanlar mutlu mu değil mi gözlerimle görmek istiyorum. Umarım size bir gün oradan yazı yazabilirim.

Şimdiyse Küba ayağıma gelince kaçırmamaya çalışıyorum. Bu düşüncelerle "Havana'da 7 gün" isimli filmde buldum kendimi. IMDB puanları felaket, Rotten Tomatoes'ta 10 üzerinden 5 bile alamamış.  Gerçi Amerikalıların Küba'ya karşı olan tutumlarının da puanlamayı etkilediğini düşünüyorum da neyse beğenilmemiş olabilir. 7 yönetmenin çektiği 7 film, 7 gün olarak karşımızda. Genel olarak gülümseyerek izledim, arada için daraldı, Çarşamba gününün romantizmi biraz fazla ve gereksiz geldi. Çarşamba hep saçma bir gündür gerçi. Havana sokaklarında dolaşmak, müzikleriyle o diyarlara gitmek ve suratıma çarpan Karayip denizini hatırlamak mutlu etti beni. Dominik'te gözlemlediğim ve o adalara has olduğunu düşündüğüm bir yaşam sevgisi bu filmde de karşıma çıktı. Öyle Küba'nın bilinmedik bir yönünü gösterdiğinden değil, beni anılara götürdüğünden herhalde. Bizim ülkenin gündemi midemi sıkıştırırken biraz rahatladım. "Aman oturun mutlaka izleyin" demeyeceğim ama karşınıza çıkarsa, biraz uzaklaşmak için, neden olmasın?





Thursday, 4 October 2012

Savaşa Hayır!

Seyahat etmenin en kötü yanı sadece kendi çevrenizde olup bitenle değil, gittiğiniz gördüğünüz her yerdeki gelişmelerle daha yakından ilgilenmeye başlamanız. Nepal'de uçak düşüyor. Tüylerim diken diken oluyor. Uçağa daha önce binmiş bir insan binmemiş bir insana göre daha çok etkilenebilir bu haberden. Nepal'de uçağa binmiş bir insansa durup düşünüyor "O uçakta olmamam sadece zamanın bir oyunu".  "Tayland'da fırtına ve sel tehlikesi var" diye haber çıkıyor ardından. Kimseye bir şey olmasın diye ekranın başında yanıp tutuşuyorum. Fransa'da aşırı milliyetçiler bir zafer kazanır gibi olsalar oradaymış gibi utanıyorum, sıkılıyorum. Kafamda hayali konuşmalar yapıyorum. Hindistan'da tren kazası oluyor, kalbim duruyor. Sonra bu dalga dalga büyüyor. Her yere gitmek istiyorum, her an her yerde olabilirmişim gibi geliyor. Hong Kong havalanında 1 saat geçirdim, o kadar. Hong Kong'da gemi kazası oluyor sanki İstanbul'da olmuş gibi gözlerim doluyor.

2010 yılında 10 günlüğüne Suriye'ye gitmiştim. Keşke şimdi size hoplaya zıplaya neler yaptığımı anlatan bir yazı yazıyor olsaydım.Keşke masalcı dedeleri dinlemenizi, çeşmeli avlularda arakları mideyi indirmenizi, çölün ortasında karşınıza çıkan antik kent Palmira'da kraliçe Zenobia'yla güneşi batırmanızı, İsa'nın anadili olduğu söylenilen Aramice dualar dinleyip gizemli manastırlarda kaybolmanızı, parlak camii avlularının oluşturduğu sihirli gölgelerle hayaller alemine dalmanızı, gelmiş geçmiş en güzel kebap olan kirazlı kebabı yemeden ülkeye geri dönmemenizi tavsiye ediyor olsaydım.


Benim ne politika ne tarih konusunda çok derin bir bilgim olmadığı için Suriye'nin durumu hakkında ahkam kesmek istemiyorum. Doğrusu kime inanacağımı da bilmiyorum. Suriye'de ilk dikkatimi çeken şey Beşşar Esad'ın her taraftaki fotoğrafları olmuştu. Duvarlarda, yollarda, arabaların arkasında... Ülke hakkında hiçbir şey bilmiyor olsanız da bunu görünce tepede bir diktatörün olduğunu anlarsınız. (O yüzden fotoğraf işi beni çok korkutuyor. Milli Eğitim bakanlığının okula yeni başlayan öğrencilere dağıttığı fotoğraflı mektupları görünce kanım donmuştu.) Sonra bir gösteriye rastlamıştık. İnsanlar ellerinde Esad resimleri, şarkılar, türküler, halay çekiyorlar. Fotoğraf çekeceğiz diye biz de aralarına karıştık. Gerçekten Esad'ı seven insanlar mıydı gösteridekiler, bilmiyorum. Belli ki sevmemek suç. Biz orada geçirdiğimiz süre boyunca herhangi bir kısıtlama hissetmedik. Bir tek facebook'a giremiyorduk. Genel olarak hoşgörülü ve sakin bir ülke izlenimi vermişti bana. Esad'ın başa geçiş hikayesini kültürsüzlüğümden dolayı ilk orada dinlemiş, kendisi için üzülmüştüm. Bütün her şeyden uzak İngiltere'de doktorluk eğitimi alırken, babasının yerine geçmesi beklenen ağabeyi bir "trafik kazasında" ölünce ülkesine gerip dönüp bu kargaşanın içine girmek zorunda kalmış. Bunu öğrendikten sonra etrafta gördüğüm fotoğraflar hep hüzünlü geldi. İlk başa geçtiği zaman daha özgür bir Suriye için bir adım atıp, sonra bu adımını geri çekmiş. Benim Suriye'deyken edindiğim izlemin - veya bana verilen izlenim - şuydu : Esad ülkesini  kendi bildiği şekilde ve bütün dizginleri elinde tutarak ileriye götürmek isteyen bir diktatör ancak babası Hafız Esad kadar gaddar bir adam değil.


Hama'yı görmek bu seyahatin en zor kısmıydı. 1982 yılında yok edilmiş bir şehir. Hafız Esad muhalifleri susturmak için binlerce vatandaşını bombalamış bildiğiniz gibi. Bir insan kendi ülkesine bunu nasıl yapabilir? Anlamak çok zor...  Birkaç resim almışım oradan. Hızlıca seçmişim belli. Sonra da bir kenara koyup unutmuşum. Geçen gün elime geçti. Soyut bir resim ama aslında kırmızı bir nehirde yüzen bedenleri görebilmek için çok dikkatli bir şekilde incelemeniz gerekmiyor. Televizyonda "Bugün Suriye'de şu kadar insan öldü" diye bir haber geçiyordu o sırada. Elimde kanlı nehir, göz yaşlarıma engel olamadım. Ülkeyi aydınlığa çıkarmak isteyen kimse yok. Herkes kötü adam, herkesin eli bıçaklı. Özgür Suriye oldusu Arap kışına yürüyor. "Müslüman kardeşlerimiz" onlar bizim tabii. Müslüman olmayan kardeş olamıyor çünkü. Anlayamıyorum bir türlü...

Nepallilerle Peruların ne kadar birbirine benzediklerini gördüm, biliyorum. Dünyanın iki ucunda iki halk. Peki ya benzemeyenler? Ne fark eder? Karşınızda bir Somalili, bir Japon, bir Meksikalı, bir İsveçli  4 çocuk el ele tutuşsa hangisine sarılmak istediğinize karar verebilir misiniz? Hepsinin tatlılığı ayrı ayrı yüreğinize dokunmaz mı? Dokunacağını biliyorum, değilse insan değilsiniz benim için.

Bir Suriyeli ve bir Türk çocuğu yan yana görseniz hangisi hangi miletten anlayabilir misiniz peki? Kime sarılacağınızı seçebilir misiniz? Biri Müslüman, biri Hristiyan diyelim ne fark eder? İkisinin de ölümü insanı aynı şekilde yaralamaz mı? "Müslüman kardeşlerimiz" lafı tam bir insanlık ayıbı.

Benim anneannemin annesi Suriyeli Nuri Efendi'nin kızı Saniye Hanım. Her şeyi bıraktım, bu topraklarda kanlarımız bu kadar karışmışken, kiminle, ne için savaşa gidiyoruz... Bir ışık yok ki sonunda. Sadece ölüm var.

Anlamıyorum.



Tuesday, 2 October 2012

Konya ve Çatalhöyük - Geçmişten Geleceğe Gerileme

Konya Havalimanına doğru alçalışa geçiyoruz. Küçükken çok heyecanlı gelirdi bana bu iş. Askeri havaalanının ortasına inilir, asker eşliğinde otobüslere binilir, alandan çıt çıkarmadan uzaklaşılırdı. Sanki savaş filmindeymiş gibi hisseder, maceranın ortasına düşmüş ufak bir düdük edasıyla mutlu olurdum. Ama mutlu olunacak bir durum değildi tabii. O günler geride kaldı neyse ki. Hatta "körük yok mu?" şımarıklığı bile yapsam yapardım.

Annem de babam da Konyalı.  Anne tarafım artık tamamen Konya'yı terk etmiş olsa da babamın ailesi hala orada yaşıyor. Dolayısıyla birçok kez gittim. Bu sefer ilk önce bisiklet yolları dikkatimi çekti. Ayrıca bir duraktan bisiklet kiralayıp başka bir yerde bırakabiliyorsunuz sanırım. Dümdüz şehir zaten. Neredeyse Amsterdam sanacağız valla, ama sanamıyoruz başka nedenlerden dolayı...

Neyse ben size Konya'nın başlıca turistik aktivitelerini sayayım önce. Elbette en önemlisi Mevlana ziyareti. Hep Mevlana şehrinin nasıl bu kadar tutucu olabildiği aklımı karıştırmıştır ama bu konulara girmeyeyim. Oradan çıkan Şems'e gidebilir. Sonra Alaeddin Tepesi vardır, veya Alaattin, veya Alaaddin. Ne yazsam birileri laf edecekmiş gibi geliyor. Kendisi şehrin ortasında bir gözcü gibidir. Bu tepenin en büyük özelliği doğal bir tepe olmaması. Selçukluların yaptığını sanıyordum ama Tunç çağından kalıntılar bulunmuş, höyükmüş. Bir 5000 yılı var anladığım kadarıyla (Yanlış bir bilgi de olabilir). Burada Alaeddin Camii gibi meraklıları için görülesi yerler bulunur. Şimdiye kadar gezmişliğim yok. Günümüzde bu tepe, güneş varken ailelerin  "çitlek çiğnedikleri", geceleri bıçkın delikanlıların karanlık işler yaptığı bir yer gördüğüm kadarıyla... Bir de Meram vardır. Küçüklüğümde Konya'ya gittiğimizde benim enerjimi almak adına sıkça  uğradığımız bir mekandı. düşününce anneannemi özlerim. Bağlık bahçeliktir. Çay içilir, dondurma yenir, saklambaç oynanılır, kızlar/oğlanlar kesilir. (Kesilir derken gözle tabii).

Biz bu sefer Çatalhöyük gezisi yaptık. Dünyayı gezip Çatalhöyük'ü görmemek ayıptır dedik. Konya'nın 50 kilometre dışına çıkmanız gerekiyor. Şimdi üşengeçlik yapıp Çatalhöyük de neresi sorusuna şu fotoğrafla cevap vereceğim.



Nasıl bir yer diye sorarsanız. "Dilim tutuldu, kaldim durdu, muhteşemdi" diyemeyeceğim. Neticesinde 2 çadır altında kazı çalışmaları var.



Bulunan eserler müzelere götürülüyor yukarıda da yazdığı gibi. "Bizde kalıyor ya, ne dert ediyorsun?" diyebilirsiniz ama dünyanın her tarafında yapılan bu uygulamayı sevmiyorum. Belki daha çok insana ulaşıyor ancak bir eseri yerinde görmek çok farklı. Anadolu Medeniyetleri Müzesini de daha yeni gezmiştim. Çatalhöyük de fotoğraflara, maketlere bakıp "Aaa orada gördüğüm şişman Tanrıçalar" yorumunu yapabildim sadece. Ama tabii bende düdüklük var.

Neyse ilk önce aydınlatıcı, öğretici  bir salona giriyorsunuz. "Rüzgarlı bir Kasım günü, Orta Anadolu'da..." şeklinde başlayan yazıyı görünce ben bir masal bekledim. Şöyle devam etti "devasa bir höyüğün tepesinden koşarak büyük bir heyecanla aşağıya inerler. "Yukarısı Neolitik" diye bağırırlar tepenin aşağısında bekleyen adama."



Benim masal kahramanları "Neolitik, neolitik" diye bağırınca tüm romantizm kaçtı tabii.

İnsanların 9000 sene önce yaptıklarına bakınca giderek salaklaştığımızı düşünüyorum. Bir kere hiç savaş izine rastlanmamış, Hiyerarşik düzene bağlı bir bulgu da yok anladığım kadarıyla. Ayrıca bulunan mezarlardan kadın-erkek eşitliği olduğu sonucuna varılmış. Bir de hep Tanrıça heykelcikleri... Anaerkil toplum daha mı insan oluyor acaba?

Bu arada etraftan üzerlik topladık (Ben kendisine yüzerlik deme konusunda inat ettim. Hatalıymışım) Üzerlik yakmanın nazarı kaçıracağına inanılıyor. Bir şaman geleneğiymiş. Kötü ruhlarla mücadeleme başlayacağım. İnternetten baktığım kadarıyla doğru kullanıldı mı sizi Amsterdam'a götürebiliyor kendisi. Ama denemeyin  tabii.


En önemli konuya gelemedik. Yemek... Zaten benim gibi 1-2 gün kalacaksanız bu aktivitelerin çoğunu yapamazsınız. Yemekler inanılmaz lezzetli ama devamlı uykuya teşvik ediyor. Parmağınızı zor kıpırdatıyorsunuz. Bir eve davetliyseniz mutlaka size bamya çorbası, yaprak sarması ve su böreği ikram ederler. Bir de et-pilav, zeytinyağlı, salata ve süzme yoğurt bulunur sofrada. Konya'nın süzme yoğurdu yenilmez, yanında yatılır. Bu listedeki en ilginç yemekse bamya çorbası bence. Minik minik kuru bamyadan yapılıp, insanın ağzının suyunu akıtır. En az 3 kişilik yemek yemeden sofradan kalkmanıza izin verilmez.  Sonra mutlaka Hacı Şükrü'ye gidilir ve Fırın Kebap'ı yenir. Önünüze şöyle bir tabak getiriyorlar.


Çatal da mevcut ama bu yemeğin zevki elle çıkar söyleyeyim. Ağzınızın içinde o et öyle bir eriyor, etin yağını çekmiş ekmek beyninizdeki lezzet noktalarını öyle bir tetikliyor ki 10 dakika boyunca bu dünyadan ayrılıp geri geliyorsunuz. Sonra hemen uzanılacak bir yer bulunup uyunmalı. Öğlen 2 gibi yediğim şu porsiyondan sonra ertesi sabaha kadar acıkmadım. Öyle de ağır bir olay.

Bir de meşhuuur etli ekmek var. Zaten her on adımda bir "etli ekmek" yazısı görmekten yemeden doydum bu sefer. Ben küçükken etli ekmek denilen olay kıymadan değil, minik minik kesilmiş etten yapılırdı. Değilse kıymalı ekmek olurdu zaten. Neyse şimdi kıyma kullanıyorlar, öbüründen isterseniz bıçak arası demeniz gerekiyormuş. Bunu da öğrenmiş olduk.

Bunlardan başka Konya'nın Mevlana şekeri (pek sevmem doğrusu), gevreği ve en önemlisi hırtlağı meşhur (bence). İsmi "hırtlak" olan bir meyve beni baştan cezbediyor zaten. Komik çünkü. Kendisi de adına uygun, olmamış kavun ve salatalık arası kişiliksiz bir olay. Seviyorum. Bir kilo taşıdım İstanbul'a.

Konya'da hayat o kadar yemek odaklı ki dünya turum hakkında en çok merak edilen konu ne yiyip içtiğim oldu. Yediğim "iğrenç" şeyler soruldu. Güldük eğlendik. Pazar günü Konya sokakları boştu zaten. AKP kongresi mi etkiliydi bilmiyorum. Ankara-Konya hızlı treni tüm gün doluymuş dediklerine göre. Biz arabayla dolandık biraz.  Garın oradan geçtik. Anneannem demiryollarında eczacıymış. Eczanesi varmış garın yanında. Bir de lojman vermişler. Dedem de demiryolu doktoru. O zaman trenlerin sonunda sıhhıye vagonu olurmuş. Şehirden uzak olanlara doktor hizmeti götürülüyormuş yani. Oturdukları bina hala duruyor, yıkılmamış. Her şeyin yok edildiği bu devirde buna şaşırdım. 9000 sene önceye bakmaya gerek yok, 50 sene önceye bakınca bile insan gerilemeyi görebiliyor. Yok ben size söyleyeyim bu zaman akışında bir terslik var...



Monday, 1 October 2012

Kahraman Düdük

Dünyanın çevresinde dönerken yaklaşık 6 ay boyunca çok düzenli bir şekilde blog tutmuştum ve bu bana iyi gelmişti. Başka bir deyişle teşhirci bir yönüm var ve kendisini beslemem gerekiyor. Söyleyecek ilginç şeylerim olacak mı? Bilmiyorum. Uzun süre devam edecek miyim? Bilmiyorum. Okunacak mıyım? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey kahraman bir düdük olduğum.

Şöyle ki...

Kahramanca kaplanlarla boğuşup, düdükçe horozlardan kaçabiliyorum.


Kendimi timsah fotoğrafçılığına kaptırıp, hayvanın üstüne basabiliyorum.
Ormanda Tarzancılık oynayıp, düz yolda bileğimi sakatlayabiliyorum
Zıplayan ahtapotları mideye indirip, "lütfen bana peynir ikram etmesinler" diye dua edebiliyorum
Tek başıma dünyayı gezip, İstanbul'da yalnız konsere gitmeye çekinebiliyorum.

Zaten yolculuktan döndüğümden beri insanlar bana bir kahraman Aaa ne cesaret, bir düdük Ee ne oldu şimdi? Tatil iyi miydi? Gitti paracıklar muamelesi yapıyorlar. Hayır kendimi bir şey sanmak istiyorum, tam havaya giriyorum, balonumu fosssssssss söndürüyorlar.

Sonuç olarak bir an kahramanım, bir an düdük. Ve kahraman bir düdük her konuda atıp tutma hakkına sahiptir bence.  Bu bloga yazacaklarım da ancak minik düşüncelerim ve büyük düşlerim olabilir. (Vay, ne havalı cümle kurdum, hiç yakışmadı bu yazıya) Ta ki şu hedefime ulaşana kadar:
-Zamanınızı boşa harcıyorsunuz... Bu labirentten çıktığınızda hiçbir şey bulamayacaksınız.
-Düş görmek bize yeter.
-Hayır, bu yetmez. Gerçekliği düşe dönüştürmek gerekir. 
 Corto Maltese'in Kayıp Kıta Mu macerasından, Hugo Pratt Ağabey ne güzel yazmış...