Thursday, 29 November 2012

Dominik Usulü Sıcak Çikolata İsteyen?

Biraz önce Latin Amerika'daki enerjiyi ve yaşama sevincini düşünüyordum. Bugünlerde bana da lazım. Evimde küçük bir Dominik Cumhuriyeti yaratmaya karar verdim. Siz de yapabilirdiniz.


Bu Dominikliler sabah kahvaltısında hep sıcak çikolata içiyorlar. İlk gittiğimde arkadaşım yemem içmem gereken şeylerin listesini yaparken en başa sıcak çikolatayı koymuştu zaten. İnsan bu Karayip ülkesinde kış içeceğinin ne işi var diyor en başta. Sonra da saçmaladığını fark ediyor. Kakao ve şeker kamışı üreten bir ülkede, bu ikisinin suya atılıp kaynatılmasından daha normal bir şey olamaz. Şimdi biz burada kakao çekirdeği alıp nasıl kavuralım, şeker kamışı bulup nasıl soyalım değil mi? O yüzden o kadar güzel olmuyor ama yine de enerji veren ve mutlu eden bir içecek... 

Öyle de kötü bir tarif vereceğim ki anlatamam. Ama başlamadan Dominik yerel müziğini de koyup kalçaları sallamaya başlayalım...


Şöyle, isteğe göre sadece suya veya süte veya su-süt karışımına tarçın çubuğu, bir parça vanilya çubuğu, karanfil ve bir tutam tuz koyuyoruz. Tuz çok önemli. Çikolata tadını daha iyi almamızı sağlıyormuş. Varsa bir tutam küçük hindistan cevizi (nutmeg) de ekleyebiliriz. Daha kıvamlı olur. Sonra da kakao oranı yüksek çikolatımızı gönlümüzün istediği miktarda bu karışıma yavaş yavaş ilave ederek kısık/orta ateşte kaynatıyoruz. O kadar! Kaynadıktan sonra herkes istediği kadar şeker ilave ediyor. Yanında fırından yeni çıkmış ekmek ve reçel de olursa muhteşem olur. İşin eğlencesi reçelli ekmeği bu çikolataya batırmakta. 

Yapma biçimi de yeme biçimi de çok Avrupa kokuyor aslında. Geçen gün Hintli arkadaşımdan Tavuk Tikka Masala tarifi istemiştim. O da bana şöyle cevap verdi. "Sömürge sonrası kibrini temsil eden daha iyi bir yemek bulamazdın". Herhalde bu sıcak çikolata da öyledir. Ama çok düşünmemek gerek. Düşünürseniz  İspanyolların ele geçirdikleri Dominik adasına şeker kamışı üretimi için Afrika'dan bir yığın köle getirdiklerini hatırlarsınız. Merak edersiniz, araştırırsınız. Oraya gitmediyseniz yerli tipli bir tek insanın olmadığını görmemişsinizdir. Şanslısınız, okuduklarınıza daha az üzülürsünüz. Sonra internette büyük ihtimalle  İspanyol gazetelerine rastlarsınız. Zaten başlarına gelmemiş kalmadık Haitililerin nasıl kötü şartlarda şeker kamışı üretiminde kullanıldıklarını okursunuz. Dünya çok garip gelir... 

Çikolatının içine ağlarsınız belki biraz. O tat ve kokular devam etmenizi söyler ama. Hakkınızı ezilerek arayamayacağını fısıldar... En güzel şekilde yaşamak gerektiğini hatırlarsınız. Latin Amerika ruhu budur... 

Monday, 26 November 2012

Kasım'ın Son Günlerine Şarkı

Haftaya bu parçayı arka arkaya dinleyerek başladım. Kırık dökük İtalyancamla biraz anlayabiliyorum. İngilizce çevirisini de internetten arakladım. Tam da olmamış sanki ama ana fikri veriyor...

"Keşke gidip gelen ve yeniden akmaya başlayan dalgaların sabrı bende olsaydı"





http://lyricstranslate.com

Learn From The Wind

I wish I'd learn from the wind how to breathe
From the rain how to fall
From the stream how to bring things
Where they don't want to go
And I wish I had the patience of the waves
That come and go
Starting to flow again
A fast plane passes by
And I stop and think
About everyone who leaves or flees
Or is suspended
For days, months, years
In which you feel like you're lost
Among aims that are always bigger
It happens because
In a second everything else
Become invisible
Senseless and out of reach to me
It happens because
I pretend that it's always alright
But I don't think so inside of me
We'll have more time again
And we'll walk
Along the roads we've chosen
And sometimes they hurt
So we'll have the patience of the waves
That come and go
But you cannot understand
It happens because
In a second everything else
Become invisible
Senseless and out of reach to me
It happens even if
The wind carries everything away
Living and starting to flow again
Starting to flow again
Starting to flow again
Starting to flow again



Saturday, 24 November 2012

Küfreden Şarkılar

Ben Türkçe konuşurken pek küfretmem. Zaten küfürleri yaşıtlarımdan sonra öğrendim. Sokakta çok oynardım aslında ama bizim mahallenin çocukları saftirikmiş herhalde (iyi anlamda)... Bizim evde de hiç sansürlenmesi gereken bir laf edilmezdi. Okula gidince bir iki duymaya başladım. Benden 3 yaş büyük olan kuzenime devamlı "XXX ne demek?" diye sorduğumu ve bana garip bakışlar attığını hatırlıyorum.

Fransızca ve İngilizce'yle tam kendim olamadığımdan belki, biraz da bu işler dile ve kullanıma göre çok değiştiğinden, daha rahat sövüp sayıyorum. Ama o da sınırlıdır. Çok sinirlenmem gerek.

Ama bazen başkalarının benim yerine küfretmesini çok seviyorum. İçimdeki siniri alıp götürüyor. O yüzden oturup bu "iyi aile çocukları"nın çizgiyi aşmalarını dinliyorum

Martha Wainwright - Bloody Mother F..king A..hole (Sansürleyeyim dedim bunun adı çok ayıp)



Joseph d'Anvers - La vie est une putain (Hayat bir orospudur)



En  meşhuru Lily Allen - F.ck You


Wednesday, 21 November 2012

Vals Vals Vals Listesi

Tam pin pin
Tam pin pin

Bir önceki yazımda resimseverleri kızdırmıştım. Bu yazımda da müzikseverleri sinirlendirmeyi hedefliyorum. Ben bu Vals ritmini çok seviyorum. Hem de çok. Bu durumdan da biraz utanıyorum. Şu an itiraf.com'a yazıyor gibiyim. Sanki ritimlerin en kolay tüketilenini seviyormuşum gibi geliyor. Öyle mi acaba? Bilmiyorum....

Ve İlk 10... "Aaa bununla bunu aynı listeye nasıl koyarsııın?" diyeceksiniz de zevkim böyle işte... Herhangi bir sıralama yapmadım.

Burada olmayıp da sevdiğiniz parçalar varsa benimle paylaşın, mutlu olayım...

Dmitri Shostakovich - Waltz No:2



Leonard Cohen - Take This Waltz



Elliott Smith - Waltz # 2



 Yann Tiersen- La Valse d'Amelie 




Julie Delpy - A Waltz for a Night



Bill Evans - Waltz for Debby



Lucienne Delyle - Mon Amant de Saint Jean



Joseph d'Anvers - La Valse Des Gens




Eleni Karaindrou - To Vals Tou Gamou



Gina Salá&The Black Cat Orchestra - Kalbimin Şarkısı






Tuesday, 20 November 2012

Monet'nin Bahçesi'ndeki Ukala Ben

Ben resimden pek anlamam. Ortaokulda karneme 2 gelmişti hatta, öyle de beceriksizim. Göz hafızası sıfır zaten. Dikkatsizin tekiyim. Ama ailem sağ olsun küçük yaştan beri her seyahatte müze müze dolaşmışımdır. Sonra da Avrupa'da okuduğum ve çalıştığım dönemde sergileri kendi çapımda takip etmeye, bazı ressamları beğenmeye, bazı resimlere de hayranlık beslemeye başladım. Gerçekten hiç anlamıyorum bu işten de baktığımda daha fazla bakasım geliyorsa benim için iyidir o resim.  "Ay ne güzeeeel",  "voaa kafam karıştı", "ağlamak istiyorum" veya "hihihih" dedirtiyorsa da tadından geçilmez. Çok nadiren birkaç kez de nefesimin kesildiği olmuştur. Böyle yüzeysel/duygusal bir ilişki içindeyim anlayacağınız... Beğenmediklerimin yanından da koşa koşa geçerim. Okumam etmem. Sıkılırım.

Fakaat bu empresyonistler farklı. Bu noktadan sonra öyle ukala yazacağım ki dayanamayacaklar okumasın hatta. Öyle böyle değil... Üniversite'deyken "Fransalara okumaya geldim, biraz kültürleneyim, ünlü ressamların resimlerini yerinde göreyim, entel olayım, dantel olayım" şeklinde bir düşünceyle seçmeli ders olarak Sanat Tarihi almıştım bir dönem. O da empresyonistlere denk geldi. Özellikle bugünlerde Sabancı Müzesi'de sergisi olan Monet konusunda kendi standartlarıma göre delice kültürlendim. Sınavımda da şu resmi incelemiş ve tüm üniversite hayatımın en yüksek notunu almıştım.


Neyse efendim. Bu sergi başladığından beri heyecanlıyım. Annemin de seveceğini düşünerek onun da İstanbul'da olduğu bir gün (o da bugün oluyor zaten) Emirgan'da kahvaltı sonrası Monet'ye gittik. Ben tabii bir hava, bir hava... "Ben çok iyi bilirim Monet'yi, kendimi çok yakın hissediyorum kendisine. Bahçesi arka bahçem gibidir" falan salladıkça sallıyorum anneme.  İçeri girer girmez hiçbir şey hatırlamadığımı anladım tabii. Hatta annem "Son dönemdeki resimleri ne kadar acıklıymış" deyince "Haa evet ölüyormuş tabii" gibi bir cevap verdim neden acıklı olduklarını anlamadan. Meğersem annem adamın katarakt olmasına üzülüyormuş. O soyut resimleri sadece dünyayı öyle gördüğü için yapmış. Ameliyattan son da şaşırmış "Anaa ben etrafımııı böyle görüyordum " demiş. "Adamın gözleri bozuk olmasa soyut resim diye bir şey olmayacaktı belki de nihahaho" gibi bir espri de patlatıyor insan tabii. "Absent içkisi olmasaydı Fransız edebiyatı olmazdı"nın bir devamı niteliğinde. Uzun lafın kısası ben Monet'yle ilgili en önemli bilgiyi bile hatırlamıyorum...

Sergi nasıl derseniz, ben beğendim. "Monet'nin Bahçesi" adına yakışır bahçe resimleriyle dolu... Gidin görün, ruhunuza iyi gelsin bence. Japonya seyahatim (öhöm ukalalığa devam) sonrası Japon bahçesi merakım da başlamıştı. Monet'nin bu çalışmalarında oradaki huzuru buldum. Buldum da sadece kendimi ortamdan soyutlayabildiğim birkaç saniye boyunca. Monet'nin resimleri büyük odalarda sergilenmeli bence. Ferah olmalı. Çok sessiz olmalı. İnsan o resimlere bakarken su şırıltıları duyup çiçek kokusu alabilmeli. Sabancı ise çok kalabalıktı, herkes bir ağızdan bağırarak konuşuyordu, koridorlar dar zaten, bir de sıcak... 

Amaaa nilüferi seven bataklığa katlanır...



Sunday, 18 November 2012

Resham Firiri - Bir Nepal Şarkısı

Durur durur bu parça dilime dolanır. Nepal'in en turistik şarkısıdır. Dinlerseniz melodisinin beyin hücrelerime nasıl nüfuz ettiğini anlarsınız.


Dilime dolanır derken, doğru söylemem tabii. Her seferinde ayrı bir yorum katarım. Örneğin "ressam firirii, ressam fiririii, konca da munca digirigi kunda ressam fiririii"

Şimdi yine kafamda dönüp duruyor. Burnumdaki baharat kokusunun ve ağzımdaki zencefil tadının bunda payı büyüktür herhalde...

Ya da bilinçaltımdan mesaj var:

Resham firiri, resham firiri / Udeyara jounkee,dandaa
ma bhanjyang/ Resham firiri. Kalbim ipek gibi rüzgarda dalgalanıyor/Uçsam mı yoksa bu
tepede otursam mı karar veremiyorum.

Veremiyorum harbi...

Thursday, 15 November 2012

Hindistan'dan Gelen Baharatlar

-En çok nereyi sevdin Duygu?
-Bilmem, her yeri ayrı ayrı sevdim
-Peki şimdi gittiğin yerlerden birine dönecek olsaydın nereyi seçerdin?
-Hindistan!

Hiç tartışmasız, sorgusuz sualsiz Hindistan... 

Bugün Hindistan'dan baharat karışımları geldi. Burada da bulunur biliyorum ama oradan geldiler ya, farklı kokuyorlar sanki...

Gidip gidip kokluyorum...

Bu kadar kokusuyla hatırlanan bir ülke daha var mıdır acaba? 

Evde kendi Hindistan'ımı yaratacağım...

Arkada da bu çalacak...



Wednesday, 14 November 2012

24 Yaş Altına Nanik Nanik

Dün akşam alkol sponsorluğunda yapılan, sadece 24 yaş üstünün katılımına açık olan bir konsere gittim. Çok memnun kaldım bu olaydan... Nedenlerini sıralayım...

1) 23 yaşında olup müzik gruplarıyla röportajlar yapan radyocu/dergici bir kızın bileti bana kaldı. 
2) Sinirimi bozan çıtır ve güzel hatunların sayısında ciddi bir eksilme gözlemledim
3) "Aa ne yakışıklı çocuk" dediğimde baktığım insanın 20 yaşında olmayacağını bilmek beni mutlu etti.
4) Konser çok boştu, rahat rahat izledik. Sonra da genç ve atik arkadaşları tırmalamaya gerek duymadan bedava plaklara konduk.

Evet çok iyi oldu gerçekten. Geçenlerde Tayyip Bey, Fatih Sultan Mehmet'in 18 yaşında çağ değiştirdiğini söyleyince bir panik olmuştum. Acaba 23 yaşındakilerin aklıselim oldukları konusunda bir sonuca varılır mı diye... Ama varılmadı çok şükür... 

Bu yasak düzgün uygulanırsa zamanla festival/konser işini büyük ölçüde bitirecektir. Eh ben de artık çok dikilince yoruluyorum. O zaman gençlere "Aaah aah ben var ya sizin yaşınızdayken" diyerek neler neler anlatacağım. Ben pörsümüşüm diye üzülmeyip onları kıskandıracağım. 

Yok anam bu yasağın benim için ne kadar iyi olduğu say say bitmiyor...

Ülkenin gündemi bu kadar çok acıyla doluyken kimsenin de yüzü tutup "Şey abiler biz konserlere gidemiyoruz" diye haykıramaz nasıl olsa... Hep böyle zamanlarda alttan ufak adımlarla toplumun tabanı değiştirilir. İnsanın insanlığından faydalanmak diye buna denir.

İyidir iyi...

Bu da dün akşamki konsere gidemeyenlere hediye...





Tuesday, 13 November 2012

Venedik Uyarısı

Daha önce de yazmıştım Venedik kartpostal gibi şehir. Gerçekten güzelliğiyle öyle büyülüyor ki romantizmin doruklarına ulaşıyorsunuz. Hele de turistlerin ötesindeki şehri yaşayabilirsiniz, kendisi inanılmaz yakışıklı, kültürlü, givemli ve çapkın bir sevgili gibi gözükmeye başlıyor. Ama bu sevgili aynı zamanda çok huysuz ve çok pis...

Sessiz bir bank bulun Venedik'in ortasındaki ufacık bir bahçede. Ağaçlardan gelen haşur huşur sesleri duyabilirsiniz. Bir farecik dolanıyordur kafanızda. Dünyanın kirasıyla tutulan giriş katında bir eve misafir olun. Duvardaki küf izlerine şaşırmayın. İçerideki kokuya dayanabilecek misiniz acaba? O da ne? Tuvalet ve mutfak aynı odada... Sonra herkes uykuya gömüldükten sonra siz sabahın 4'ünde hoplaya zıplaya evinizin yolunu tuttuğunuzda kanallarda yüzerken gördüğünüz "aile" de hayal ürünü değil, merak etmeyin. Mütasyona uğramış kolum kadar sıçanlar sadece gece gezmesindeler...

Benim gibi parasızsanız öyle gondol gezilerine çıkamazsanız ama gondol dolmuşları kullanabilirsiniz. Nehrin bir tarafından öbür tarafına geçmenizi sağlayan bu 3 dakikalık yolculuklarda bir gondola 15 kişi binilip ayakta gidilir. Genelde Venedik ahalisiyle yakınlaşırsınız. Ve suya düşmeyi kimse ama kimse istemez...

Durum budur. Gidenlerin bildiği, gitmeyenlerin de her sene haberlerden takip ettikleri gibi Venedik Ekim-Ocak arasında suların yükselmesi sonucu sık sık sular altında kalıyor. Geçenlerde yine bir rekor kırılmış. Bu kadar sık batan bir şehirde inanılmaz hijyenik koşullar beklemek zaten saçma olur. Venedik'te yaşayan herkesin plastik çizmeleri ve çöp torbasından pantalonları bulunur. Zaten ana yollarda yürümek için iskeleler kurulur. Herkes deli gibi "su durumu" takip eder. Genelde sürpriz değildir çünkü. Ve zaten günün belli saatlerinde sular yükselir sonra normal hayata devam edilir. Elbette tek ulaşım yolu olan vapur bu durumdan çok etkilenir. İşiniz varsa erkenden yollara düşüp yürümeniz gerekebilir. Sular alçalır ayrı problem, sis basar ayrı problem... Venedik böyledir işte. Çok huysuz.

Bu suların yükselmesi olayı da bazı turistlere çok eğlenceli geliyor. Şehrin ne kadar zarar gördüğünü üç günlük tatile gelmiş insanın takmasını beklemek doğru değil tabii. Ben olsam ben de bunu düşünüp üzülmem. Ama işte bir kere şehrin ne kadar pis olduğunu bildiğiniz zaman, o suların içinde eğlenceler düzenleyen insanlara da garip bakışlar atıp birazcık iğreniyorsunuz. Bunu size hiç titiz olmayan bir insan söylüyor. O yüzden siz siz olun, plastik çizmelerden edinip iskeleleri kullanın. Gününüzü suların yükseliş saatini göre ayarlayın. Sevgilinin kötü yüzüyle karşılaşmayın

Venedik'te sonunuz gelecekse bu şehre kör kütük aşık olup hayattan başka isteğiniz kalmadığı için olsun, ishalden değil...

"Venedik benim sonum olacaktı." Corto Maltese

Sunday, 11 November 2012

Craigslist Joe ve Hayatı Sıfırlamak

Arkadaşım Başak geçen gün blog yazısında izlemeyi düşündüğü belgesellerden bahsetmiş. Sonra aramızda şöyle bir muhabbet geçti.

-Başaak ben Craigslist Joe'yu izlemek istiyorum
-Ben de kesin Duygu buna bayılır demiştim


Cumartesi akşamı kendisinin yaptığı muhteşem bir yemek sonrası oturup izledik. Bu Craigslist.org Amerika'da herkesin her işini hallettiği, koltuktan tutun arkadaşa kadar ne isterseniz bulabileceğiniz bir siteymiş. Türk versiyonu da varmış ama ben bilmiyordum. Burada çok da kullanıldığını sanmıyorum. Neyse efendim bu Joe,Craigslist'ten bulduğu bir kameramanla birlikte her şeyini bırakıp bir ay Amerika'yı turluyor. Yol boyunca da her ihtiyacını Craigslist sayesinde gidermeye çalışıyor.  Amacı bireyselleşmesiyle suçlanan Amerika'da hala insanların birbirlerine yardım ettiklerini kanıtlamak. 

Böyle bir deney yaptığınızı söyleyince ve yanınızda bir kameraman olunca insanlar size gerçek yüzlerini gösterirler mi? Sanmam. Fakat Couchsurfing ve yolda buldukları işler sayesinde beş kuruşsuz dünyayı dolanan insanlarla karşılaştığımdan, Joe'nun yaptığı bu "delilik" de bana o kadar zor gözükmedi. Üstüne bir de Joe'nun dönecek bir  evi var. Birçok gezgin ancak arkasındaki bütün kapıları kapattıktan sonra böyle bir işe girişebiliyor. (Zorunluluktan başkalarının iyiliğine muhtaç olanların durumuna bakınca zaten insanlıktan nefret ediyorum. O konuya hiç girmeyeceğim. )

Artist artist konuşuyorum da, kendim yapabilir miyim? O kadar cesur değilim. Ama yeni fikirler ve hayallerle doldum. 

Olayın ne kadar "belgesel" olduğunu bir kenara bırakırsak Joe sempatik ötesi bir tip. Baştan sonra zevkle izledim. İki tip korkağın; günlük hayatın monotonluğu içinde "Ah her şeyi bırakıp gitsem"cilerin ve benim gibi  tutunamayıp savrulanların izlerken iyi vakit geçireceklerini düşünüyorum. Cesurlar, mutlular ve burunkıvırıcılar ise pek hoşlanmayacaklardır. 

Saturday, 10 November 2012

Frankenweenie ve İki Hüzünlü Aşk Hikayesi

Bugün başka işiniz yoksa Frankenweenie'ye gidin derim. Tim Burton yapmış yine yapacağını... Bayıldım!



Veya gidemiyorsanız  Tim Burton'un hikayelerinden uyarlama şu birer dakikalık iki video'ya bir göz atın. Öyle tatlı, öyle kalp yaralayıcı... (İngilizceler ama çevirirsem katliam yaparım gibi geliyor, ellemiyorum. Özür dilerim)








Her skin is white cloth,
and she's all sewn apart
and she has many colored pins
sticking out of her heart.
She has many different zombies
who are deeply in her trance.
She even has a zombie
who was originally from France.
But she knows she has a curse on her,
a curse she cannot win.
For if someone gets
too close to her,
the pins stick farther in.



Latinoamerica

Yağmur, çamur, bir de kısalan günler... Ah keşke Güney Amerika'da olsaydım diye dolanıyorum birkaç gündür. O coğrafyaya gitmeden önce görüp de "Aa ne güzel" dediğim bir videoyu o zamandan beri ilk kez izledim biraz önce. Böyle bir yer gerçekten. Çok büyük acılar yaşamış bu topraklardaki hüzün ve kızgınlık, bizdekinin aksine yaşam sevgisini körüklüyor.  "Beyaz adam"ın katliamı Latin Amerika'nın ruhunu öldürememiş, öldüremez de. 

Kyoto'ya düşsel bir yolculuk için Air'i dinleyin diye yazmıştım daha önce. Latin Amerika'ya yolculuk içinse buzu izleyin... Sözlerini merak edenler varsa İngilizce çevirisine de buradan ulaşabilirsiniz... 




Rüzgarı satın alamazsın
Güneşi satın alamazsın
Yağmuru satın alamazsın.
Sıcağı satın alamazsın
Bulutları satın alamazsın.
Renkleri satın alamazsın.
Mutluğumu satın alamazsın
Acılarımı satın alamazsın. 

Wednesday, 7 November 2012

Kılıçdaroğlu'yla Kayıttan Bahtsız Bedeviye...

Bahtsız bedeviyle kutup ayısı muhabbetine hep çok gülmüşümdür. Erdoğan ile Kılıçdaroğlu'nun saçma diyaloğu yüzünden artık kullanamayacağım. Bu blog her telden çaldığı için de bir anımı anlatmak istiyorum kendimi rahatlatmak adına.

2009 yerel seçimleri öncesi partiler seçmenlerine dışarama yapıyorlardı. Hala yapılıyor mu yasaklandı mı bilmiyorum. Parti başkanı bir kayıt bırakıyor ve verilen bir listedeki tüm numaralar aranıp o kayıt dinletiliyor. Olay buydu. Ben de kayıtçı başıyım o zaman. Kılıçdaroğlu'ndan kayıt alacağım. Elbette en başında ufak tefek problemler oldu. Kayıt metnine karar veremediler ilk önce. Sonra söyledikleri saatten çok sonra geldiler ama seçim zamanı olduğu için ona hiç kızmadım. Bir de üstüne bizim güvenlikten geçemediler. Kılıçdaroğlu'nun yanında kimlik yokmuş. Güvenlik görevlisi de gıcıklık yapıp sokmamış. Benim gidip karşılamam ve sorumluluğu üstüme aldığıma dair bir imza atmam gerekmişti. 

Neyse işte sonuç olarak bunlar geldiler kalabalık bir grup. Biz Kılıçdaroğlu'yla kayıt odasına girdik. Metni ilk defa gördü. Ben de bütün gün söylenmiştim zaten. Rezalet çünkü. Boş vaatler ve çığırtkanlıkla dolu. Baktı şöyle bir, "Ben bunları böyle söylemek zorunda mıyım? Söyleyemem. Değiştirelim" dedi. Ama biraz çekinerek. Ben de "tabii" dedim. "Nasıl isterseniz öyle okuyun" Hızlı bir şekilde düzeltti. Çok daha iyi bir hale getirdi. "Şimdi iyi oldu değil mi? Çünkü önceki hali bizim rakiplerimizin konuşmasına benziyordu, bize yakışmazdı" dedi. Nasıl da kibar anlatamam. Teşekkürler, özürler havada uçuşuyor. O çok kibar da dışarıda bekleyen adamlar tam bir felaket. Bir grup sırtlan. O gün Kılıçdaroğlu'nu sevmiş (insan olarak, politik görüşlerini desteklediğim anlamı çıkmasın) ama pek bir gücü olmadığını düşünmüştüm. O kayıtla arama da yapmadılar sonra sanıyorum.

Bu olaydan dolayıdır ki Kılıçdaroğlu her bu Bedevi tarzı bir muhabbete girdiğinde, avaz avaz söylendiğinde, Erdoğan'la atıştığında şaşırır kalırım. Aklım almıyor hiç. Nasıl oldu da çevresindeki adamlara dönüştü...


Tuesday, 6 November 2012

Kent

"Yeni bir ülke bulamazsın, arama;
bulamayacaksın başka denizler de;
nereye gitsen bu kent ardından gelecek senin,
aynı sokaklarda dolaşıp duracaksın yine,
aynı hep aynı mahallede yaşlanacaksın,
aynı hep aynı evlerde ağaracak saçların
ve dönüp bu kente geleceksin sonunda;
yanılma sakın, bir başka şey umma,
seni bekleyen bir gemi yok, bir çıkar yolun yok...
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte
öyle kıydın demektir ona, bütün yeryüzünde."

Kent-Konstantin Kavafis









Monday, 5 November 2012

Kuzey Güney Gerçek Yalan Kore

Kuzey Kore'ye olan merakım Güney Kore ziyaretim sırasında Silahsız Bölge'ye yaptığım geziden sonra iyice arttı. Öyle garip bir propaganda yapıyorlar ki gerçekte öbür tarafta neler oluyor diye merak ediyor insan. Bu konudaki yazımı şurada okuyabilirsiniz. http://birtur.blogspot.com/2012/03/kore.html  (Uzun ama korkmayın, başındaki tuvalet, canlı ahtapot ve Melih Gökçek hikayelerini atlayıp sonuna bakın)

Bugün de Kuzey Kore'ye giden bir turistin youtube'a yüklediği şöyle bir video buldum. Kuzey Kore gezilerinde pek halka karışamıyorsunuz malum. Gösterdikleri çoğu şeyin de ülkenin gerçeklerini yansıtmadığı söyleniyor. Bir de üstüne videoyu yorumlayan çocuğu antipatik bulmak mümkün. Yine de ben iki kere izledim, yalan yok...


Güney Kore'de metroda herkes telefonundan televizyon izliyor, Kuzey Kore'de kitap okuyor (Artık ne okuyorlar bilmiyorum tabii, Kim İl-Sung'dan Özlü Sözler olabilir.) Kuzey Kore'de geceler zifiri karanlık, Güney Kore'de de aşırı aydınlık. Neonlardan benzer bir körlük yaşıyorsunuz. Kuzey Kore'de bir "marş marş" hayatı var, tamam, ama Seul'de gökdelenlerin arasında yürüyün, bir örnek takım elbise giymiş kalabalığın pek de bir farkı yok. Videodaki Silahsız Bölge gezisi beni şaşırttı bu arada. Güney Kore'de yapılan propaganda Kuzey Kore'de yapılmamış, korku ve nefret saçılmamış. Bir de bize Kuzey Kore'yi nasıl anlatıklarını duysanız  bir bina bile yok sanırsınız. Belki çoğu yer fena durumda ama Seul'de de insanlar 20 metre karelik dairelerde 4-5 kişilik aileler halinde yaşıyorlar. Hiç kolay bir hayat değil. Binalar akıllı olsa ne yazar?

Kuzey Kore'yi savunduğumdan yazmadım bunları. Öyle bir baskının savunulacak hiçbir tarafı olduğunu sanmıyorum. Sadece insanın ne kadar kolay manipüle edilebileceğini bu videoyu izleyince tekrar anladım. Kuzey Kore gezisi baştan aşağı düzmece olabilir ama Güney Kore gezisinin ne kadarı doğru? Gerçekler ve yalanlar fazlaca birbirine girmiş durumda. Dünyanın en karanlık ve aydınlık bu iki bölgesinde insanlar ne kadar özgür, ne kadar mutlu? Keşke gerçek bir ölçüm yapılabilse...

Ne Kuzey Kore ne de Güney Kore hakkında pek bir şey bilmeden sadece gezdiklerime, gördüklerime ve okuyup izlediklerime dayanarak fikir belirtiyorum bu arada. "Amaan sen ne bilirsin?" diyebilirsiniz, haklı da olursunuz. Kendimi savunamam. Yine de paylaşmak istedim. Kendi günlük hayatımızda da bazen pek kolay manipüle olabiliyoruz çünkü.

Bence hepimizi ancak karaoke kurtarır...

Saturday, 3 November 2012

Stacey Kent ve Paris

Daha önceki bir yazımda beni Venedik'e götüren şarkıyı paylaşmıştım. Bu sefer de Paris'e gidelim mi? Kahveniz hazırsa ama, makarona gerek yok...


Üşenmesem de sözlerini çevirebilsem... Kasım ayı var, yağmur var, geçen zaman var, umut var... Aslında Paris'te bulamayacağınız her şeyi istiyor parçada... Sonra da "amaaan zaman yok elini ver bana"ya getiriyor sözü. (Bence) Saint-Germain-des-Pres'de bir kafeye oturmuşsunuz da cama vuran yağmurun ardında yürüyen insanları izliyorsunuz sanki...

Paris çok hüzünlüdür ama bir şekilde zamanı en iyi yakalayabileceğiniz şehirlerden biridir. Güneş yüzünü göstermese, insanlar somurtsa ve donunuza kadar ıslansanız bile hep yaşadığınızı hissettirir.

Henri Salvador'un bu pek meşhur parçasını Stacey Kent'in yorumuyla dinlemeye ayrıca bayılıyorum. Belki de kendisini ilk defa soğuk bir günde Paris'te oturan arkadaşımın küçük dairesinde dinleyip sonra tüm albümünü kopyaladığım için...

Neyse ne diyeceğim asıl... Bu hafta İstanbul'daysanız Stacey Kent 7-8-9 Kasım günleri İKSV Salon'da konser veriyor. Ben gidemiyorum ama siz giderseniz benim için de kendisine bir kadeh kaldırırsınız değil mi?

Thursday, 1 November 2012

Romanya, Tren, Ağaçlar ve 1453

Bükreş-Braşov trenindeyiz.  Dörtlü koltuklarda oturuyoruz. Karşımızda bir büyükanne, inanılmaz sevimli torunu ve oyuncak ayısı. Oyuncak ayının bir de özelliği var. Bağıra çağıra çocuk şarkıları söylüyor. Neredeyse bütün yol boyunca. Kimse sesini çıkarmıyor. Herkes ufaklığın sevimliliğine hayran. Ben de. Ama oyuncak ayıyı büyükannenin kafasında kırmak istiyorum. Kulağıma kulaklığımı takıp sesini sonuna kadar açıyorum. Böyle bir şeyler çalıyor...



Uyuya kalmışım... Sonra benim ufaklıktan yediğim bir tekmeyle uyanıyorum. Kızasım var. Kızamıyorum. İyi ki uyandırmış. Dev ağaçların yanından geçiyoruz.  Yanyana iki ağaç var; biri tamamen kırmızı, biri yeşil mesela... Buna aklım takılıyor. Saçma biliyorum. Biri daha mı az güneş almış? Nasıl bütün yaprakları aynı şekilde kızarmış? Ne suçu var? Ölen ağaç yaşayandan neden daha güzel?

Vagonun büyük kısmı bir düşünceye dalmış dışarıya bakıyor. Fotoğraf çekerken nasıl bir hareket içinde olduğumuzu daha iyi anlıyorum. Sanki her şey çok hızlı ilerliyor. Agaçlar renk değiştiriyor, yanımızdan sonbahar geçiyor. Ve biz kendi dünyalarımızda durup kalmışız.



Derken dağlarla çevriliyor etrafımız. Bir tanesi neredeyse mükemmel bir üçgen oluşturarak göğe yükseliyor. Tamamen ormanla kaplı... İhtişamı karşısında nefesim kesiliyor. O ağaçların arasında olmak istiyorum... O dağda olmak istiyorum...

Ağacın bana verdiği huzuru düşünüyorum. Aklım Kore'deki bir öğleden sonraya gidiyor. Bir tapınağın yanında kocaman bir agaç var ve insanlar gelip ona sarılıyorlar. Onlara bakarken rahatlıyorum. Sonra Himalayalar'da verdiğimiz bir molada sırtımı yasladığım ağacı anımsıyorum. Ve uzun bir yürüyüşten sonra bana hediyesi olan 3 dakikalık mükemmel uykuyu.

Evimden çok pek çok uzaktaki bu iki yerde ağaçlar bana ev sıcaklığı vermişlerdi. Kesin bir bilgelikleri var.

Ve sonra İstanbul'a dönüyoruz. Uçak Karadeniz kıyılarından alçalmaya başlıyor. İlk önce her taraf yeşil, sonra yavaş yavaş kara arsalar belirmeye başlıyor. Yukarıdan sanki yanmış gibi gözüküyorlar...  Sonrası bina yığını... İçim parçalanıyor. Bu şehirde oturarak bu yıkımın bir parçası olduğum için...

Yeni yanmış bir ormanın içinden geçmiştim bir kere arabayla. Hiç bu kadar etkileneceğimi tahmin etmezdim. Sanki dünyanın sonu gelmiş gibiydi. Ölümden de ötesi... Tam bir yok oluş... Gözyaşı akıtmadan geçemezsiniz.

Kafamda bütün bu düşünceler eve geliyorum. Yorgunum. Hastayım. Televizyonu açıyorum. Ali Ağaoğlu atının üstünde...

Ortalayamadığım için asimetri hastalığına tutulmama neden olan böyle de bir imza kampanyası var...