Sunday, 30 December 2012

Yeni Yıl, İstek, Dilek,

2012'nin özetini bir önceki yazıda geçtim ama şöyle kibarlık edip kimseye iyi yıllar dilemedim. Yeni yıl havasına genel olarak giremedim. Neyseki son 2 gündür yılbaşı öncesi yemekler, partiler falan oldu da durum yavaştan beynime dank etmeye başladı. Etse ne olur etmese ne olur diyeceksiniz gerçi ya demeyin. Günümüz homosapieni için önemli bence. Listeler falan hazırlamak gerek. İşte benimki:

- Seneye bir listem olsun

Durum vahim anlayacağınız (Seyahat planların vardır diyeceksiniz. Var elbette ama yeni yıl kararları değil onlar benim için. ) Listeler başlangıçlarla ilgilidir.  Hayatını zaten sıfırlamış biri olarak o kadar çok soru işareti içindeyim ki "her şeyi bırakacağım, yeni hayata başlayacağım nihhaaytttt" gibi bir heyecan duyamıyorum. Daha çok "şimdi ne olacak" beklemesindeyim. Bazen de çırpınışında... Hayatında soru işareti eksiği olan varsa bana başvursun, uygun bir fiyata satarım... Kesinlikle kötü bir durum değil bu. Ama çok da uzamaması gereken bir dönem insan hayatında. Tadında tuzunda kalsın.  Neyse hayırlısı olsun benim için de değil mi? Ayın 1'i kilisesiydi, Eyüp Sultan tübesiydi, Şinto tapınağıydı, Tanrı Şiva heykeliydi, Amazon şamanıydı fark etmez, bunlardan birine gidip dilekte bulunacak varsa beni atlamasın lütfen.

Ne diyordum? İyi yıllar dileyecektim...  İyi yıllar efendim... Hepinize sevdiklerinizle beraber sağlıklı ve huzurlu bir yıl dilerim. Kendi sorumluluğunuz dahilinde boşa harcadığınız dakikaların azalmasını temenni ederim. Umarım hiç bilmediğiniz bir yere hiçbir plan program yapmadan gitme şansına nail olursunuz 2013'te. Bana kart yollarsınız sonra...

Ülkenin durumunun zaten çok afedersiniz iyice boka saracağına emin olduğumdan kendisi için dilekte bulunasım bile yok...

Not: Dileklerini 31 Aralık itibariyle iletecek olanlar boynumun tutukluğu konusunda da bir şey yapabilirlerse iyi olur...








Thursday, 27 December 2012

Özetle 2012...

Çok kilometre yaptığım yıl...

Canlı ahtapot yediğim yıl...

video

Allah'ın Aztek kalıntılarında bile saçmaladığım yıl...

video

Bütün kış ofisteyken hayal ettiğim kumsallara burun kıvırmaya başladığım yıl...


Bir kapsülde uyuduğum yıl...



Karaokenin dibine vurduğum yıl...

video


O okyanus senin bu nehir benim yüzdüğüm yıl...


Nefesimin kesildiği yıl...


Üsküdar'a gider iken'in Hintçe versiyonunu duyduğum yıl... İlk defa çocuk bezi değiştirdiğim yıl... Hiç tanımadığım insanların bana evlerini açmakla kalmayıp hediyelere boğdukları yıl... Neredeyse bir timsaha bastığım yıl... İki kere kış gündönümü yaşadığım yıl... Hindistan'da hastanelik olduğum yıl... Üstün kabiliyetsizliğime rağmen Inka halk dansları ve Merengue uzmanı kesildiğim yıl...

Kaplan zaafımı öğrendiğim yıl...



Hasta bir fille dost olduğum yıl...


Lama kırması tarafından tükürüldüğüm yıl...


İnsanlıktan nefret ettiğim yıl...



Çocuklara taptığım yıl...


Hayatıma giren günübirlik dostlara tüm utangaçlığımı bırakıp her şeyimi anlattığım yıl...En güzel romu içtiğim yıl... En güzel eti yediğim yıl... Binlerce fotoğraf çektiğim yıl... Koka yaprağı çiğnemekten helak olduğum yıl..  Ağaçtan ağaca Tarzancılık oynadığım yıl... Kızarmış elma kurdunu mideme indirdiğim yıl... Mutluluğun paradan çok uzak bir yerlerde olduğunu anladığım yıl...

Ve sonra...

Çok sevildiğimi hissettiğim yıl...


Çok yalnız hissettiğim yıl...


Hayatımı sıfırladığım yıl...

Kaybolduğum yıl...

Ucunda para olunca, en sevdiğim işi yapsam bile ruhumdan bir parça satmam gerektiğini ancak idrak edebildiğim yıl...

Kafamın çok karıştığı yıl...

Bir asansörün aynasında suratımda çizgiler oluştuğunu fark ettiğim yıl...

Ömrüm yeterse ileride "Ulan ben 2012'de ilk dünya turuma çıkmıştım" diye bahsetmek istediğim yıl. En azından "Ulan ben 2012'de dünya turuma çıkmıştım" diyeceğim yıl...

Bu videoyu hazırladığım ve bunun bir hayal olmadığına kendimi inandırabilmek için milyon kez izlediğim yıl...



Uyandığım yıl...

Özgürlüğümü yeniden kaybetmemek için savaştığım ama yavaş yavaş yenilmeye başladığım yıl...

Kendimle gurur duyduğum yıl...

Kendimi boşlukta bulduğum yıl...

Biraz takıntılı gözükmeye başladığım yıl...

Birçok fobimi yendiğim ama insan korkumdan kurtulamadığım yıl...

Bir dahaki gidişimin kaçmakla alakası olmaması gerektiğini kavradığım yıl...

Akmazken hayatı renklendirmenin çok zor olduğunu anladığım yıl...

"Ne şanslıyım ben ya!" dediğim yıl...

Bata çıka umudumu koruduğum ve 2013'e yolladığım yıl...



Monday, 24 December 2012

Bir Türk Hava Yolları Hikayesi

AHL dış hatlar terminalinde Tokyo'dan gelecek arkadaşlarımı bekliyorum. (Bir tur atarken Yokohama'da evlerinde kalmıştım.) Noel tatili için ailelerini görmeye Stuttgard'a gidiyorlar. Biletlerini THY'den almışlar. Normalinde 3 saat İstanbul'da beklemeleri varmış ama ikinci uçak iptal edilmiş. Bunun üzerine THY akşam otel ayarlanacağını söylemiş. İyi güzel de benimkilerin yanlarında biri 3 yaşında, biri 3 aylık iki çocuk, kolay mı? Biletlerinin iadesini istemişler öyle olunca. Bir sürü yazışma sonrası (ben de gördüm) havaalanı otelinde kalacakları, her şeyin çok kolay olacağı kendilerine bildirilmiş. Benimkiler de ikna olmuşlar. Japonya bunları fena yapmış... Bize güvenilir mi böyle?

Uçak iniyor. Bunlar yok... Meraklanmaya başlıyorum. Pasaport bir saatten fazla sürmüş meğer. Yine bir "sistem arızası mı?" diye merak ediyor insan. 3 yaşında olan koca mavi gözlerini açmış boş boş etrafına bakıyor. Japonya'da saat gecenin bir körü. 12 saat de uçmuşlar. Bebek elim kadar bir şey. "Sizi öne almadılar mı?" diye soruyorum.. "Sorduk ama görevli bizi tersledi" diyor kız. Sonra 2 aileyi öne almışlar ama. Büyük ihtimalle başka bir görevliye denk geldiler. İşin bir standardı olduğunu zannetmiyorum. Neyse gidiyoruz otellerini sormaya. Adam bakıyor. "Sultanahmet'te 3 kişilik oda ayarlıyorum o zaman" diyor. "E havalanı oteli demişler, yakın olacak demişler" derken nasıl laf kalabalığıyla kandırıldıklarını anlıyorum. Daha doğrusu eksik bilgi verildiğini. Yalan da yok. Şikayet edemezsiniz. Kadın "havalanı oteli" derken yolcuların kaldığı otel demek istemiş herhalde. "Airport Hotel" lafından ne anlamamız gerekiyor bilmiyorum. Yakın da Sultanahmet oluyormuş. Adama ısrar ediyorum. Bir de tersliyor beni. "Yolcu gelmeden odalar ayarlanmıyor ve havalanında 10 odamız var bu durumlar için. Hepsi dolu" diyor bana. "Geçin Starbuck'sta oturun biz sizinle ilgileneceğiz" diye ekliyor. Giden gelen yok.  Yarım saat sonra adamın biri gelip insanların isimlerini bağırıyor. Ama ne bir açıklama var ne bir şey. Benimkiler zaten ailecek ruhlar alemindeler yorgunluktan. Ellerine ertesi gün için uçuş biletlerini veriyorlar. Ama hiç minibüsün kalkacağını falan anlatan yok. Mahmutpaşa'da terlik satıyorlar sanki. Davranış o şekilde. Ben "Kalkıyor mu?" diye sorunca adam "Evet evet acele edin" diyor. Koşa koşa gidiyoruz. Bu arada ama bütün görevliler karışıyor "Ay üşütmesin, kafasını kapatsın annesi" falan. Size neee? Annesi babası yanında... Onun yerine bir yardımcı olun şunlara. İnsanlar kalkıp yerlerini veriyorlar neyse ki. İçerisi 500 T anasını satayım. Balık istifiyiz.  Türk sürücüsüyle ilk deneyimlerini gözlerini koca koca açarak atlatıyorlar. (3 yaşındakinin kucakta gitmesi karşılığında ben de biniyorum, ayıp mı ediyorum bilmem)

Ve otel... İşkence bitti mi? Bitmedi... Adamın biri bağırıyor "Form doldurun".  Ayakta bekliyoruz bu arada. Sonra gidip bir soru sorarsanız "Form doldurun dedim ya" diye azarlanıyorsunuz. "İsimlerinizi söyleyip çağıracağım" diyor. Tabii 2 bebek var diye bir öncelik yine yok. Yahu insanlık adına önce hastalar, yaşlılar, hamileler, sonra da bebekli ailelerle ilgilenilmez mi? Ayrıca internet denen bir olaydan haberleri yok mu? Otele bu insanların listesi daha önce gitmemiş mi? Neden işlemler bu kadar uzun sürüyor, anlayamıyorum. 3 yaşındaki artık zıplamaya başlıyor. Bu arada ikisi de nasıl tatlılar. Hiiiiç ağlama zırlama yok... Bayılacaklar neredeyse... Neyse bunların adı söyleniyor. İlk önce bir azar işitiyoruz sadece bir form doldurdukları için. Sonra sabah uyandırma var mı diye sorma gafletinde bulunuyorum. "Beklerseniz açıklayacağım" diye güzel bir azar daha yiyorum. Sabah 5'te servis alacakmış. İlk uçağa binmeselermiş keşke diye üzülüyorum. Bu arada bizimkiler saat 18 civarında inmişlerdi, otel anahtarlarını aldığımızda saat 22'ye geliyor.

Ben hayatımda hiç bu şekilde bir aktarma yapmadım. Bu süreç normal olabilir, bilmiyorum. Ancak THY'nin bilgilendirme hatası sonrası yolculara üçüncü sınıf vatandaş gibi davranması sinirimi bozdu.  Çok utandım ülkem adına. Olay sadece uçakta 2 çeşit yemek vermekle çözülmüyor. AHL pasaporttan içeri girdiğinizde gerçekten "Vay be" diyorsunuz artık. İçerisi nasıl kalabalık, her renkten, her çeşit insan var. Çok güzel ama bunun devamının gelmesi isteniyorsa unutulmasın : YOLCU İNSANDIR

Oh blogumu söylenmek için de kullanmış oldum...



Hep Youtube'un Suçu!

Bugün hava güneşli, keyfim yerine geldi. Bir iki şey yazıp çizmem gerekiyor. "Youtube" dedim "Bana şöyle bir Dilek Türkan listesi hazırla da dinleyeyim bir yandan. Şimdi size soruyorum, bu yapılacak şey mi? Arka arkaya böyle parça isimleri olur mu?

Firar


Kaçsam Bırakıp


Bir Özlem Var içimde Uzaklara



Sonra da işte böyle oluyorum, valla benim suçum yok :

Time To Move On






Thursday, 20 December 2012

Neden Evden Çıkalım ki?

En büyük şikayetimiz her günümüzün aynı olması. En büyük korkumuz yarınımızın farklı olması. Yaşadım diyebilmek için o sıcak evimizin kapısını aralayıp kafamızı dışarı uzatmamız gerekiyor gerçekten. Ben Saunders sizi de ikna eder mi? 10 dakikanız varsa...






Wednesday, 19 December 2012

Granada

Madrid'den 4,5 saatlik otobüs yolculuğundan sonra Granada'ya ulaşıyoruz. Ve en büyük sürpriz İngilizce konuşan taksi şoförü. Öyle olunca ilk rehberlik hizmetimiz bedavaya geliyor. "Şurası Katedral, şurası Albayzin (Eski Müslüman mahalle), burası Elhamra Sarayı (Aman biletinizi önceden alın çok kalabalık olur) diyerek bizi otelimize ulaştırıyor. Şehri keşfetmek için çok heyecanlıyız ama önce karnımızı doyurmamız gerek. Otelin yakınındaki bir Tapas Bar'a yerleşiyoruz. Siparişlerimizi veriyoruz. Bir tanesini yanlış yazıyor gibi geliyor bana garson. Bu arada birer Sangria ısmarlıyoruz. İçkilerimiz gelince ben söylenmeye başlıyorum. Hani Levent içkinin yanına yiyecek gelir demişti, yok işte, kandırıldık" diyorum. Derken koca bir tabak deniz ürünlü makarna geliyor ortaya. 3 kişi doyar. "Aaa yanlış siparişimiz buymuş demek oley" sesleriyle dalıyoruz. İçinde koca koca midyeler, kalamarlar, karidesler. Nasıl lezzetli. Sonra geliyor esas yemeklerimiz. Yok o yanlış falan değilmiş. İçkinin yanına ikrammış gerçekten. Sonra da hep aynı muhabbet oluyor. Paelalar, zeytinler, jambonlar, peynirler... 2 euroya bir içki alıyorsunuz, karnınız doyuyor...İstanbul'a 1-2 küfür ediyor insan haliyle. Levent de en başından haklı çıkıyor. Levent kim derseniz kendisini tanımıyorum ama anneme upuzun bir Granada'da yapılacaklar listesi yollamış. Çok işimize yaradı. Bunu okuyorsa teşekkürlerimizi yollayayım buradan. Bundan sonraki Granada yolcuları da bana mail atarlarsa uygun bir ücrete Levent'in önerilerini yollarım.

Granada İspanyolca nar demekmiş. Arap döneminden kalma ve bizim halen kullandığımız adıysa Gırnata. Bunu yeni öğrendiğim için kafam karıştı, çalgı olan gırnatayla bağını araştırmaya başladım. Henüz içime sinen bir sonuca ulaşamadım. Çok yanlış bir bilgi de olabilir ama Arapça Gırnata adı İbranice "Yüksek Tepe"den geliyormuş. İspanyollar da buna çok benzeyen ve nar anlamına gelen "Granada"yla değiştirmişler kendisini. Endelüs bölgesi narlarıyla meşhur gerçekten. Mevsim dolayısıyla pek anlayamadık ama bahçeler nar ağaçlarıyla doluymuş normalde. Narın bereket sembolü olmasının da (bin bir parçaya bölünmesi dışında) bu yöreyle bir alakası var mı diye merak ettim. 

Granada'da mutlaka yapılması gereken El Hamra'yı ziyaret etmek. Öncesinden internetten biletinizi alabiliyorsunuz ama sistem ne zaman denesek çalışmıyordu. Kapıdan ancak o gün için bilet temin etmek mümkün. Veya turlardan birine yazılabilirsiniz. Günde sınırlı sayıda insanın ziyaretine izin verdikleri için tatil dönemlerinde önceden bilet işini organize etmenizi öneririm. Bir de fotoğraf makinamızı öncesinde kontrol ediyoruz. Sonra "Anaa objektifimde kocaman bir çizgi var bu kırılmııış" diyerek telefonla fotoğraf çekmek durumunda kalabilir, sonra içini açıp bakınca toz kaçmış olduğunu görebiliriz. Yok vazgeçtim, bunu ancak ben yaparım. Siz korkmayın.

10. yüzyılda, Arapların Endelüs bölgesine hakim oldukları zamanda inşa edilmiş bir şehir diyelim kendisine. Sonra 1492 yılınca Kraliçe İsabel'cim teşrif edip sarayın anahtarlarını almış, bu da Endelüs bölgesindeki Arap hakimiyetinin sonu olmuş. Müslüman ve Yahudi halka neler olduğunu şimdi buradan anlatmama gerek yok herhalde. "Duygu zaten bütün yazılarına bir sömürgecilik konusu ekleyip İspanya'ya geçiriyorsun, bari İspanya yazında rahat dur" diyeceksiniz ama Elhamra sarayında rehber "İşte burada da Kristop Kolomb seferine çıkmadan önce Kraliçe Isabel'le görüşmüş." deyince kafamdaki bazı teller koptu. Şehrin ortasında da heykelleri...



Neyse güzel şeylere dönelim. Elhamra inanılmaz bir yer. Angkor Wat'tan sonra gördüğüm en güzel duvar işlemeleri burada.




Tac Mahal'e gitmediğim için belki böyle diyeceğim ama aynı zamanda gördüğüm en romantik saray, şehir, her neyse... Aslına bakarsanız bütün duvarlarında Allah yazıları ve Kur'andan ayetler varmış. En çok tekrarlanan cümle "Allah tek galiptir".  Bazı yazıları işlemelerden ayırmak mümkün değil. Hatta bir yerde İspanyolların motifleri yere kopyaladıkları ve çok ayıp ettikleri söylendi. Ben baktım baktım, yazıya benzer hiçbir şey göremedim. Şimdi üzerini çevrelemişler, basamıyorsunuz. Hakikaten çok ayıp. Neyse güzel şeyler diyorduk... İlginç bir şekilde bu kadar dindar bir yerin bana verdiği his zevk ve sefa oldu. Her odada ve avluda akan sudan dolayı bir huzur var, yapının ihtişamı ve bahçelerin güzelliği de masal alemine sürüklüyor insanı.  Ancak bunun daha da ötesinde burası erkeklerin cennetiymiş diye düşündüm. Kadınlar tabii kapalı kapılar ardında... Gidin görün sonra tartışalım... 

Elhamra bir tepede, karşı tepede de "eski şehir" olarak adlandırılan Albayzin var. Beyaz taş evleri, daracık sokakları, gizli avlularıyla çok sempatik ve kendimizi yakın hissettiğimiz bir mahalle. (Böyle Akdeniz havasında olunca)




Aynı zamanda Elhamra, Granada ve karlı zirvesiyle Sierra Nevada dağına buradaki Mirador de San Nicholas meydanından  bakabilirsiniz. Meydanlar tapas barlarla dolu. Ben bir de en tepedeki kiliseye çıktım.






Öyle olunca manzarama Albayzin de eklendi. Tüm gün hoplayıp zıplayabilirdim orada. Mirador yanında bir cami var ama elbette zamanında tüm dini yerler kiliseye çevrilmiş. Bizim yaptığımızın tersi burada uygulanmış. Şaşırmıyoruz. Bu da Gradana'nın imamı



Albayzin'den şehir merkezine doğru gelirken nehir kenarında Elhamra'nın duvarlarının gölgesinde yürümek çok keyifli bu arada.


Sonra da karşımıza katedral, üniversite, mağazalar, büyük meydanlar, tapas bar ve lokantalar çıkıyor. Bir kalabalık ki sormayın. Noel marketleri de kurulmuş. Bir adam pedalla küçük çocuklar için atlı karınca döndürüyordu, bayıldım. Her tarafta süslemeler, peynirler, salamlar, tatlılar...




Eveet kültürel bilgiye son verdik gördüğünüz üzere. En az bir sabah koyu siyah çikolatanın içine bandıra bandıra churro (kızarmış hamur) yiyoruz. En tipik Endelüs yemeğini istedim. Etli nohut geldi ama güzeldi çok. Deniz ürünü sevmeyen ve domuz yemeyenler de karınlarını doyurabilirler ama seçenekleri azalır. İspanya'nın genelinde olduğu gibi akşam lokantalar 9'dan önce açılmıyor, 10'dan önce bir tek turistler oluyor. Valla sabah da erken kalkmak gerekince bu kadar geç yemek zorladı beni. Gerçi güne çok geç başlıyorlar. Bir de her gidişimde unutuyorum. "Cafe solo" şeklinde sade kahve istediğinizi belirtmezseniz otomatik olarak sütlü gelebiliyor. Daha önce de söylediğim gibi içkinin (aslında soğuk içecek diyelim) yanında yiyecek bir şeyler de geldiği için siparişinizi yavaş yavaş verin. İspanyol yemekleri hakkında çok yazasım var da başka yazıya kalsın, konudan şaşmayayım. Ha bir de bu yörenin soğuk çorbaları meşhur ama kışın gidince tazesini bulamıyorsunuz. Benim için de tüketin gittiğinizde.

Sonuç olarak Granada'yı çok sevdim. Hatta yaşabilirim diye düşündüm. Bir şekilde beni üniversite günlerime sürükledi. Sanırım böyle küçük ve orta çağdan kalma bir şehirde okuduğum için. Kendime bile nasıl açıklayacağımı bilemiyorum ki size anlatayım. İstanbul'da bulamadığım ve özlediğim bir rahatlık var. Hırsı, yarışı ve görüntüyü kurtarmayı arka plana atıp hayatı geldiği gibi yaşamaya özlem desem? Granada'nın havası beni bunu gerçekleştirebildiğim günlere götürdü.

Bir de hemen yeni yolculuk planlarına giriştim. Bir dahaki sefere Endelüs bölgesini turlayıp hoop Fas... 




Tuesday, 18 December 2012

Bir Gezi, Bir Kitap, Bir Tablo ve Birçok Savaş ya da Madrid, Uçma Sanatı, Guernica ve İspanya İç savaşı

Arkabahçe çizgi roman dükkanında "Siz bunu seversiniz bizce" diye önerilen ve tam da İspanya seyahatimin öncesine denk geldiği için bir işaret olarak gördüğüm "Uçma Sanatı - Bir İspanya İç Savaşı Hikayesi"ni heyecanla almıştım. Maymun iştahlı olduğum için de hemen okumakta olduğum kitabı kendisiyle aldatmaya başladım. Antonio Altarriba babasının hayatını anlatıyor.


O bir savaş kahramanı değil, en azından bizim gözümüzde canlandırdığımız anlamda. Hayatını kendi idealleri doğrultusunda sürdürmeye çalışan ama zaman zaman "yaşamak için ölmek" zorunda kalan bir adamın çok gerçek bir hikayesi. Çok gerçen derken yazılanların ne kadarı doğrudur bilmem. Yaşananlara dokunabiliyorsunuz ama. Savaşın içine giriyorsunuz. Ve hikayede adı geçen insanların hepsini tanıyorsunuz. Hiç mi yok çevrenizde bir zamanalar "hak, hukuk, adalet, eşitlik" diye bağırıp şimdi insan sömüren? Uçmayı öğrenmeyi çok isteyip "ideolojik intihar" etmek zorunda kalan? Veya bunu reddedip tutunamayan? Sığınacak sıcak bir kucak için, ait olmak için, yalnızlıktan korktuğu için evlenip zamanla kendinden nefret eden? İçindeki boşluğu körü körüne bağlandığı bir inançla gidermeye çalışan? Aldatan ve aldatılan? Benim çevremde var ve bunların bazıları da benim. Hayat böyle çünkü. Bütün bu sıraladıklarımdan farklı olacağımıza dair boş bir ümit besleyip duruyoruz ama aslında kaçış yok. Ve savaşın pis yüzüyle birlikte bunu suratınıza vuruyor kitap. Bitirdiğimde içine düştüğüm boşluğun nedeni de budur herhalde. O yüzden cesaretiniz varsa okuyun derim. Depresyon garantili. 

Bir kitabın bu kadar içine girerseniz hafif şizofrene bağlamanız da kolaylaşır. Ben tam savaş sahnelerinin ortalarında bir yerlerdeyken, çok da yorgun ve uykusuz olduğum yağmurlu bir öğleden sonra Madrid'de Reina Sofia müzesine gittik. Ve karşımda ikinci kez gördüğüm Picasso'nun dev Guernica tablosu. 1937 yılında milliyetçilere destek olan Almanya Guernica kasabasını 2 saat boyunca bombalıyor ve 1600 kişiye kadar kayıp verildiği tahmin ediliyor. (3000 diyen de var. Kasaba nüfusu 5000)


Ben Picasso'nun tablosuna bakıyorum. Hayatımda bir resimden bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum. Ortada duran at üstüme doğru fırlayıp son bir kişneyişle can verecek, arkasından da o kaos ve  korku beni sarmalayacakmış gibi geliyor. Her yanımda çocuğunu kurtarmak isteyen annelerin, tek istekleri özgürce nefes almak olan insanların, suçu sadece doğmak olan canlıların çaresizliği var. Etrafta parça parça bedenler ve büyük sessizlikten önceki gürültü. Hangi insan böyle bir tabloyu gördükten sonra savaşa evet diyebilir bilmiyorum... 

Sonra akşam oluyor otele dönüyoruz. Okuyorum. Amerika'da bir adam 20 çocuğu taramış. Çözüm önerisi: Öğretmenler de silahlansınlar. Çin'de bir adam 20 çocuğu bıçaklamış, pek konuşulmuyor. Afganistan'da 10 kız mayın patlaması sonucu ölmüş. Kimsenin umurunda bile değil.

Ortaya tapas, bir sürayi de sangria getirir misiniz Senor? 






Monday, 10 December 2012

Yeniden "Chica" Diye Çağrılma Zamanı

İstikamet: İspanya
Rehber kitap: İnternetten basılan birkaç sayfa
Dil : Latin Amerika'dan kalma çarpık İspanyolcam (sadece anlamak için)
Yolculuk kitabı : Uçma Sanatı
Yolculuk şarkısı : Volver - ama  Estrella Morente versiyonu 


Yanımda götüreceklerim : Ipod, fotoğraf makinesi, not defteri
Unutursam üzüleceklerim : Pasaportum
Hava durumu : Soğuk
Güneş durumu : Var
İştah durumu : Açık


Galiba hazırım...

Sunday, 2 December 2012

Mayaların Kehanetine Engel Olmak Senin Elinde!

2012 Mayıs ayında bir Maya ziyareti gerçekleştirmiştim ben. Çok da heyecanlıydım. Dünyanın sonu hakkında bilgi alacağım... Neyse 2 Türk, 1 Yunan, 1 Belçikalı ve 1 Portekizli Chichen Itza'ya geldik. Şu alttaki meşhur Maya piramidinin olduğu kent.


Nasıl bir sıcak var anlatamam. Chichen Itza ismini de ben bir türlü ezberliyemiyorum. Kendisine Chicken Itza demeye başladık. Chicken Itza aşağı, Chiken Itza yukarı. Nihahaho diye gülüyoruz. Fıkra gibi grubuz zaten. Etraftaki iguanaları kovalıyoruz. Öyle ciddiyetsiz bir haldeyiz. Derken sıcağın etkisiyle birbirimizden kopmaya başladık. Kimi bir gölge altına uzandı kimi uzaktaki kalıntaları fotoğraflamaya gitti. Ben de dünyanın sonu meselesi için bir açıklama bulmak üzere araştırmalarıma başladım.

Bir oyuk gördüm. İçine girdim. Karşımda şu


Normalde olması gereken ise şöyle bir görüntü



Nasıl gülüyorum anlatamam. Karnıma ağrılar girdi. Yere düştüm. Yuvarlanmaya başladım. Kendimi durduramıyorum. Bir korku geldi. Çok gülmekten ölmek mümkün çünkü. Bununla ilgili bir yazı okumuştum. Sonra da bir ses duydum. Baktım tepemde bir görevli. Suratıma bir toz döktü. Sustum sonunda.

"Buraya girmek yasak" dedi.
"Ay bilmiyordum, perdon" dedim

Kenara çekti beni. Başladı konuşmaya. Dediğine göre buradaki 3 büyük günahı işlemişim. Yerin ismiyle dalga geçmiş, kutsal iguanaları korkutmuş ve Tanrılarının şeyine gülmüşüm. O yüzden cezalandırmam gerekiyormuş. Dedim "Ölecek miyim"? "Yok" dedi. "Ölmek bir ödüldür burada." Hakikaten de öyle. Sonuç olarak bu Mayalar yarışma falan yaparlarmış. Kazananı Tanrı'ya kurban ederlermiş. Dedim "Ölümsüz mü olacağım o zaman?" "Yok" dedi. O Tanrılara mahsus. "Eee" dedim. "Söyle ne olacak, deli etme beni?" Sonrası şöyle gelişti.

-Sana denge kehaneti yapıldı
-Hönk?
-Artık en büyük merakının kölesisin
-Hönk?
-Gündönümlerine dikkat et

Ve puf ortadan kayboldu. Beni bir düşüncedir aldı ama deli damgası yememek için kimseye söylemedim. Sonradan çözdüm kehaneti. 21 Haziran'da Güney Amerika'da kışı başlattım. Şimdi İstanbul'dayım ve aynı senede ikinci kere kışa gireceğim. Ve evet dünyanın sonundan ben sorumlu olacağım.

Çözümü basit ama param yok :( Acilen Güney Yarım Küre'ye gitmem gerekiyor anlayacağınız. Bana bilet bağışlamak isteyen olursa hemen haber versin. 2000-3000 TL'ye kahraman olmayı kim istemez?

Saturday, 1 December 2012

Noel Meseleleri

8 sene boyunca batının yozlaştırıcı kültüründe güzelce asimile olarak yoğrulmuş bir insan olarak halen 1 Aralık dendi mi ışıklar, tarçınla karışmış mandalina kokuları ve genel bir mutluluk hali arıyorum etrafımda. Tabii bulamıyorum artık. Bu alışveriş merkezlerinde arka arkaya çalan çocuk şarkıları, çirkin süslemeler ve suratlarına pamuk bantlanmış 50 kiloluk noel babalarsa çok itici geliyor. Aslında bizlerin de bu karanlık günlerde biraz daha ışığa ve mutluluğa ihtiyacımız var. Bütün bu kutlamaların ana nedeni de o zaten. (Alışveriş çılgınlığı sonradan eklenmiş) Ama olmuyor işte. 1 kiloluk beyaz peyniri 250 gramlık kaba basmaya çalışmak gibi geliyor bana. Görüntü korkunç, etraf pis, israf inanılmaz... Bizim ışığımız değil o.

Devamlı yağmur yağan ve yeni doğan çocukların aylarca güneşle karşılaşmadıkları coğrafyalarda ise Noel tam bir kurtarıcı elbette. 5 seneden fazla kaldığım Fransa'nın doğusundaki Besançon köyünde, Kasım'ın son günlerine doğru heyecanlanmaya başlardım. İnsan bir şekilde dünyanın sonunun gelmeyeceğine dair bir işaret görmek istiyor... Ve Pof! 30 Kasım siyah ve sıkıcıyken 1 Aralık'ta her yer ışıl ışıl, cıvıl cıvıl olurdu (biraz fazla cici bir ifade oldu ama öyle napayım)... Meydanlarda Noel pazarları kurulup kokular yayılmaya başlardı. Et, tarçın, mandalina, et, tarçın, mandalina, vanilya, tarçın, karabiber... Sömürgeciliğin başlamasına neden olan ne kadar baharat varsa birbirine karışırdı anlayacağınız (bu konuya da her yazıda bir kere değinmem gerekiyor)

http://www.ici.asso.fr/?p=5145

Ders arasında kahvaltı niyetine vafıl (ama öyle kremalı garip gurip süslemeli değil, sade) yiyip sıcak şarap içerdik. Sonra o ders öyle tatlı gelirdi ki... Cazcı Noel babalar sokakta konser verirdi hafta sonları. Dona dona yapılan her yürüyüş beni mutlu ederdi. En azından mutlu olduğum senelerde. Sonra asıl Noel Baba kutlaması olan Aziz Nikola şenliği 6 Aralık'ta yapılır, kapıya süt ve portakal bırakılırdı. (Süt Nikola'nın eşeği için) Nikola da hediye olarak ucuz Alman market zincirinden alınmış karabiberli Noel kurabileyeleri getirirdi (Beni böyle kandırmış da olabilirler)  

Sonra tabii 24'ünde inanılmaz yemekler yenilir, manyak gibi hediye değişimi yapılır ve 31'inde bu durum tekrar edilir. Alınan kiloların haddi hesabı olmaz. Yalnızsanız sizi mutlaka birileri aile yemeklerine davet eder. Pek bencil olduklarını düşündüğüm Avrupalıların bu dönemdeki gönül açıklıklarına hep şaşırıyordum. Çok az tanıdığım insanlardan bile "Ben ailemin yanında 200 kilometre ötedeyim ama gelir seni alırım, beraber geçiririz Noel'i. Sonra da seni bırakırım" gibi davetler almak "insanlık için umut devam ediyor" dedirtiyordu bana . Herkes Tanrı misafiri... En azından birkaç gün boyunca...

Halihazırda vizeniz ve 1-2 gün izniniz varsa Noel marketli bir yere kısa bir yolculuk yapmanızı öneririm. En güzel Noel şehirlerinden biri Strazburg ve direkt uçuşlar mevcut. Masal dünyasına girmiş gibi oluyorsunuz. Çevresinde de küçüklü büyüklü bol süslemeli kasabalar var. Almanya da eminim çok güzeldir. Ama benim bildiğim en başarılı market Prag'da kuruluyor. Ha eğer Belçika'ya gidecekseniz de sıcak kiraz birası için. Korkmayın, şaşırtıcı lezzette. 

Noel'in bir de öbür tarafı var tabii. Daha önce de bayramların insanı nasıl depresyona soktuğundan bahsetmiştim. Fransız bir aileyle, oğullarının Türk kız arkadaşı olarak birkaç Noel yemeği yemişliğim mevcut. Ve genelde sakin olan ailenin Noel döneminde delirdiğini kendi gözlerimle gördüm. Bağırışlar, sinir krizleri, tokatlar... Senelik gerginliğin ben kaz ciğerini (zavallı kazlar beni affetsinler) mideme indirirken kopması biraz zevkimi kaçırıyordu. Ama bilemiyorum. Belki aile sağlığı için iyi bir şeydir. Biz hep eski bayramlardan falan söz edip duruyoruz da aslında aile bağlarımız halen çok kuvvetli olduğundan belki de böyle bir olaya ihtiyacımız yok. 

Kendimi inanılmaz yalnız hissettiğim bir dönemde de o  mutlu Noel kalabalığının bana çok acı verdiğini, yalnızlığımı bir milyonla çarptığını hatırlıyorum. Bütün bunlar belki de kışın bir oyunu. Duygular abartılmaya çok hazır oluyor. Mutluysanız mutluluğunuz, mutsuzsanız mutsuzluğunuz çok kolay katlanabiliyor.

Aman neyse bunları boş verelim. Bir şişe kötü kırmızı şarap, portakal kabuğu, tarçın ve karanfili ocağa koyalım. Sonra her şey güzel zaten. (Böyle de yozlaşmanın doruklarında bitirdim işte yazıyı)