Sunday, 22 December 2013

Uzun Yol Üstüne Romantizm

Bazen, özellikle sabah uyandığımda, uzun yolda olma halini çok özlüyorum. Gözlerimi her gün başka bir odada açmayı, dışarıda keşfedilecek yepyeni bir hayat olduğunu bilmeyi, sadece kendimi dinleyerek yaşamayı... En çok tamamen yalnız olduğum zamanları arıyorum. Halbuki en güzel, en eğlendiğim anlar başkalarıyla paylaştıklarımdı. Ancak yalnızken kafam günlük sorunların çok uzağında bir yerlerde, başka bir evrende düşünüp tasalanıyordu ya, ben bunu çok seviyordum. Bir insanın gözlerinin içine bakıp ona güvenip güvenmemeye karar vermem gerektiğinde, tek başıma oturduğum sahilde tüm dünya önümde eğilmiş gibi hissederek su buharını içime çektiğimde, trenin penceresinden görüntülerin akışını izlediğimde, yanımdan geçen bir teyze nedensiz yere gülümseyip selam verdiğinde veya yepyeni bir tat keşfettiğimde nefes almamın bir anlamı varmış gibi geliyordu. 

Aslında düşününce yorgun, korkak, yalnız ve tasalı olduğum anlar normal bir günden çok daha fazlaydı. Kahkaha attığım ve çok eğlendiğim anlarsa daha az... Ancak toplamında hissettiğim huzur ve içime dolan yaşamı yeniden bulmakta çok zorluk çekiyorum. Bir gidenin hep gitmek istemesinin nedeni de bu olmalı... Böyle garip bir bağımlılık. 



Tuesday, 17 December 2013

Dubai'de Hayat 1

Dubai'ye geleli bir ayı geçti. Hep yazayım diye blogumu açıp boş boş bakıyorum. Galiba burası hakkında ne düşündüğüme karar veremedim. Ne hissettiğime de...


İlk defa bu kadar gökdelenli bir yerde yaşıyorum. 44. katta çalışıp 20. katta yaşıyorum. Yeni bir hayatın içinde yeni bir iş öğrenmeye çalışıyorum. Tanıştığım insanlar "Merhaba benim 5 uluslarası şirketim var, sen ne yapıyorsun?" diyebiliyorlar. Sonra kafamı çeviriyorum çaycı çocuk günde sadece 6 saat boyunca kiraladığı bir yatakta uyuyor geceleri.

Ara ara hangi coğrafyada olduğumu unutuyorum. Minik Amerika. Hangi ayda olduğumu da unutuyorum. Hava her gün güneşli, her gün 28 derece. Akşamları hafif serin oluyor, gündüz deniz kenarında uzun uzun yatsanız da rahatsız etmiyor. Denize 10 dakikada, işe 20 dakikada yürüyorum. Hemen kaldığımız gökdeleninin önünden de buranın gördüğüm kadarıyla en iyi yürüyüş yolu geçiyor; Marina Walk. Yolda şurada burada vakit kaybetmediğim için, bir de gaza geldiğimden düzenli spor yapıyorum. Herkes devamlı koşuyormuş gibi geliyor zaten. Gece yürüdüğümde gökdelenlerin ışıkları hoşuma da gidiyor.

Gidiyor da nerede olduğunu unutunca bir yapmacıklık içinde yaşıyormuş gibi hissediyorum. Buranın "eski" mahallesine gidince rahatladığım o yüzden. Orta Doğu'da olduğumu hissedebildim. Arada bir bunu yaparsam buraya daha iyi uyum sağlayabilirim gibi geliyor. Sonra Hindistan'da hissettiğim de oluyor. Çok fazla Hintli var ve sık sık köri kokuyor.


Sokakta çarşaflı kadınları ve yanında mini etekli, dekolteli kızları görebiliyorsunuz. Kalabalık Arap aileler alışveriş merkezlerinde Noel alışverişi yapıyorlar. Marketlerde alkol satılmıyor ancak domuz reyonlarında buz pateni yapacak alan var. Önünden insan geçen, dışarıdan gözüken yerlerde alkol servisi yapılmamakla beraber deli bir gece hayatı mevcut.  Ama yasak ya, benim canım hep bir terasta bira içmek istiyor. Bir de marketten içki alışverişi yapmak.

Bir arkadaşımın dediği gibi burada kast sistemi var aslında. Belli ırkların belli görevleri var gibi. Beyazlar orta ve üst sınıf ama sahipler Arap. O yüzden burası Orta Doğu'nun batıya nanik nanik demesi gibi geliyor bana bazı bazı, ABD'nin her sözünü dinleyeceklerini bildiğim halde. Parayı nasıl harcayacaklarını bilemiyorlar ama, orası kesin. Çölde su ve soğuk yaratmak bunun en büyük sembölü olmuş olmalı ki her yer fışkiye, her yer buz. Büyük AVM'ler de buz pateni ve kayak pistleri var. Bir de bitmek bilmeyen uçak gösterileri yapıyorlar.


İşte böyle Dubai... Daha anlatılacak çok şey var da yavaş yavaş...  Aslında tamamen Dubai'den bağımsız olarak artık eskisi kadar bağsız olmadığımı anladım. Çok kaçmak istiyordum ama  İstanbul'da ciddi bir düzen kurmuşum meğer. Biraz da yaşımın ilerlemesiyle ilgili olabilir. Deli 20'ler geride kaldı. Özlüyorum.Özlüyorum ama böyle bir yeniliğe o kadar ihtiyacım vardı ki, gelmeseydim dolabıma kapanmış ağlıyor olabilirdim. O yüzden şikayetçi değilim, hatta genel olarak keyfim yerinde. En azından şimdilik. (Patron da okur belki)

Burası "İnşallah"la işliyor. İnşallah her şey güzel olur.






Friday, 15 November 2013

Dubai'ye doğru...

Valize eşyalarımı tıkıştırdım. Yarın Dubai'ye taşınıyorum. "Nasıl hissediyorsun Duygu?" sorusuna tam olarak nasıl cevap vereceğimi bilemiyorum.

İçimden geçenler:
"Değişiklik iyidir" 
"Belirsizlik beni ayık tutar"
"Duygu put salla gitsin mode on"
"Özleyeceğim insanlardan başka hayatta pek bir şeyim yok"
"Deli miyim ben?"
"Çok mu abartıyorum?"
"Her şey güzel olacak"
"Her şey güzel olacak değil mi ya?"
"Bu valizleri nasıl taşıyacağım?"
"Her işte bir hayır vardır"
"Offf"
"Oley gidiyorum"
"Kaçmak istiyordum ama çok da gerek kalmadı aslında"
"Fotoğraf makinemin pili nerede?"
"Dubai'den nerelere gidebilirim acaba?"
"Yarın denize girebilirim"
"Ya ben bu insanları gerçekten çok özleyeceğim"
"Uyumalıyım artık"

Benim için önemli olan herhangi bir şeyi terk ederken hep bunu mırıldanıyorum. Yine öyle yapayım. Bir sonraki yazım da habibi habibii yallah şeklinde olacak büyük ihtimalle, hazırlayın kendinizi.










Monday, 21 October 2013

KÖTÜLÜK, Sana Merhaba Demeyeceğim

Sene 2004. Günlerden bugün. Dışarıda deli gibi yağmur yağıyor. Ev bol sarımsaklı makarna sosu kokuyor ve salonda Joni Mitchell içimi acıtırak bir şeyler mırıldanıyor.


Biz mutfaktayız. Ben 23 yaşımdayım. Karşımda 40 yaşında, kaslı ama kambur duran, suratındaki bunca çizgiyi nasıl edindiğini merak ettiğim çok çirkin bir adam oturuyor. Dişlerinin çoğu yok. Ama sanki tüm evi, hatta tüm mahalleyi dolduruyor. Her dediğini hayranlıkla dinliyorum. Birçok insanın "kaybeden" damgası yapıştıracağı bu adam, benim gözümde Tanrılaşıyor.

- Duygu kötülüğü kabul etmelisin.
- Nasıl yani?
- Kötülüğün var olmadığına inanıyorsun. Hep bir neden bulmaya çalışıyorsun. Korkuyorsun, kaçıyorsun... Kötülüğü iyiliği tanımlamak için kullanıyorsun sadece. Halbuki kötülük, orada, öylece duruyor. Ondan tiksinme, sadece kabul et. Sonra rahatlayacaksın.

Bizde kaldığı 1 hafta boyunca neden konuyu hep buraya çekmeye çalıştığını anlayamıyorum. Çünkü tanıdığım en iyi insan. Sonra gidiyor ve ben garip bir şekilde seviniyorum. O bu konuşların büyük bir kısmını hatırlamıyor. Çoğu fazlaca şarap sonrası söylendiğinden veya biraz deli olduğundan...

Birkaç sene sonra kendi evinin tuvaletinde ölü bulunduğunu öğreniyorum. Günlerce kimse fark etmemiş. Kendisini arkasından ağlayacak kadar tanımıyorum ama uykusuz gecelere de engel olamıyorum.

Ve yine yağmurlu bir günde, başka bir mutfakta, kız arkadaşı "Bu kadar kötü bir dünyaya uyum sağlamayı bir türlü beceremedi" diyor. Birden bana söylediği bütün kelimeler, harfler, sesler başımın etrafında dönmeye başlıyor. İçimi bir korku alıyor. Benden de daha zayıf bir insan olduğunu anlıyorum. Ne doğru, ne yanlış bilemiyorum. İnsan bir gün dünyaya karşı böyle pes edebilir mi, yoksa beynindeki elektrik yanlış mı çalışıyordu diye merak ediyorum. Beni kendine yakın bulmuş olması tüylerimi ürpertiyor...

Şimdi 32 yaşındayım. İlkokuldayken kedileri yakalayıp işkence eden çocuklara, orta hazırlıktayken beni tuvaletin çöpüne iten kızlara veya sandalyemin altına sümüklü mendillerini atan lisenin parlak çocuğuna nasıl şaşkın bakıyorsam, halen kötülüğe öyle hayretle bakıyorum... Halbuki yediğim tekmenin sayısı yok...

Ancak durum şu ki, kötülük bu yaz başından beri büyük darbelerle beni ve çevremi etkilediğinden, içinde bulunduğum çaresizlik devleşmeye başladı. Bizleri yavaş yavaş çiğniyormuş gibi geliyor ve sanki serçe parmağıyla da beni hafif hafif ezerek alay ediyor.

Sık sık o mutfağı düşünüyorum... Ve değişmemeyi umuyorum. Kötülük umudu yediğinde, her şey bitiyor.


Sunday, 6 October 2013

Sığınağa Elveda




Bu hafta beni yataklarım ve koltuklarım terk edecek. Sonra da yavaş yavaş diğerleri... 
Ve gideceğim.
Çok bir geçmişimiz yok. Duvarlarla 2,5 senemiz olmuş, mobilyaların çoğu toplama. En eski birlikteliğim 5 seneyi bulur ancak.
Yıllardır oradan oraya taşınıp birikmeye devam eden "an"ı koleksiyonum var ama onlardan ayrı kalmaya zaten alışkınım.

Ben aslında her gün gözümü ayrı bir yerde açmayı severim. 
Evleri sevmem. 
Sığınakları severim. 

Bu evi galiba çok sevdim.
En cesur kararlarımı bu evde verdiğim için olabilir.
Çok kahkaha gördü
Çok gözyaşı gördü
Çok insan gördü
Çok yalnızlık gördü

Bir de akorsuz piyanomdan çok çekti

Hiç tanımadığım insanlar kendi garip hayatlarını yaşarlarken bu duvarlardan benim garip yaşantım ufak ufak sızacak mı acaba?

Çok iyi bir sığınak oldun.
Şimdi biraz sığınaksız savrulma vakti. 

Hasta la vista beybi!




Tuesday, 24 September 2013

Bedava Tatil

Hem ucuz hem konforlu bir seyahat geçirmek istemez misiniz? O zaman doğru yerdesiniz.



1) Ulaşım

Siz : Alo tatlım naber?
Arkadaş : İyilik ne olsun.
Siz : Ben de iyiyim. 
bin
bon
bun
Siz : Ay yaz tatili programın belli mi?
Ark : Yok bilmiyorum henüz.
Siz : Marmaris'e gidelim mi ya? 
Ark : Olabilir...
Siz : Ay çok güzel olur be canım... Deniz güneş... Sizin arabayla gideriz rahat rahat...
Ark : Hı hı...

İşte bu kadar!

2) Kalacak Yer

Siz : Alo tatlım naber?
Ark 2: İyilik valla nolsun...
Siz : İyilik. Ya ne oldu biliyor musun Ark 1 çok ısrar etti. Bu yaz Marmaris'e geliyoruz. 
Ark 2: Aaa ne güzel
Siz : Evet onlar otelde kalacaklar ama ben Ark 2 beni bırakmaz, ayıp olur, onun yazlığında kalırım dedim. . Ay kız çok özlemiştim ne güzel olacak...
Ark 2: Hı hı...

3) Yeme İçme

Siz: Ayyyy Amannn Amaaan ne yapacağım ben? Cüzdanım gitmiş...
Ark : AAAA!
Siz: Vah vah tüh tüh...
.
.
.
Ark : Ben sana biraz para vereyim sonra hallederiz. 
Siz : Çok iyi olur valla... Talihsizliğe bak...
.
.
.
Siz: Oh yemek çok güzeldi!
Ark: Afiyet olsun... 
Siz: Aaaa napıyorsun? Hesaplar benden
Ark: Kızım olur mu paran yok zaten...
Siz: A ha ha... Evet utandım... Haklısın... Döndükten sonra her şey benden olacak ama, anlaştık mı?
Ark : Tamam tamam. Merak etme
.
.
.
Siz: Ayyyy bu bikini ne güzelmiş... Ama param da yok şimdi. Neyse boşver ihtiyacım yok...
Ark : Yav alsana... Ben veririm. Ödeşiriz sonra...
Siz : Yok valla olmaz
Ark: Aaa bozuluyorum bak. Lütfen çok beğendin, al...
Siz... Hım peki...

Evet böylelikle arkadaşınızın size verdiği paradan bir kuruş harcamamış olursunuz...

4) Borçlardan Kurtulma 

Bu konuda iki seçeneğiniz var. Ya arkadaşlarınıza her şey için teşekkür eden bir mektup yazabilirsiniz ya da kavga çıkartabilirsiniz. Özellikle karşı cinsle çıkılan tatillerde olay yapmacık bir aşk meşk ilişkisine dönüştürülerek kolayca halledilebilir. 

Sevgili : Canım seni çok seviyorum
Siz : Ay nereden çıktı bu ya... Yapışma bana
Sevgili : Neler oluyor sana...
Siz : Bir şey olduğu yok... Ay valla bıktım...
Sevgili: ...

Evet özet bir kavga oldu ama bundan sonra sevgiliniz sizden para istemeyecektir. İstese bile başka tartışmalarla konuyu dağıtabilirsiniz. Sonra da pes eder zaten...

Başka bir örnek daha verelin: 

Ark : Tatlım neden öyle suratın?
Siz : Nasıl?
Ark : Bilmem gülmüyorsun...
Siz: Ya sen evli barklı kadınsın benim hoşlandığım adamı neden kesiyorsun?
Ark : Ne diyorsun yahu?
Siz : Anladın sen ne dediğimi
Ark: ......

Ve hop bu da böyle biter...

Seneye yeni arkadaşlar edinerek bu döngüyü devam ettirebilirsiniz. Bu konuda deneyim kazandıkça göreceksiniz ki daha uzak yerlere uçakla gidip hiç para harcamamak bile mümkün... Ama bütün sırlarımı veremem...

Evett iiyi tatiller!


Thursday, 12 September 2013

Hayatla Barışmak




Bu sabah gördüğüm rüyanın etkisiyle 6:20'de ağlayarak uyandım. Rüya o kadar gerçek, içimdeki üzüntü o kadar derindi ki bir müddet gözyaşlarımı durduramadım. Artık akşama kadar bu durumu üstümden atamam diye düşündüm. Gece Kadıköy'de ne olmuş diye twitter'a girdim. Sonra "Bugün sabahtan öldü" diye yazdım. Cümleye baktım. Ölenin "gün" mü "insan" mı olduğu belli değil...

Birkaç senedir aynı şey oluyor. Unutuyorum. Sonra kabuslar ve rüyalar görmeye başlıyorum. Kendimi iyi hissetmiyorum.

Bedenim hatırlıyor çünkü.

Anneannemin ölüm yıl dönümü.

Tam da liseyi bitireceğim seneye kadar bana ikinci bir anne olduğundan anneannem benim çocukluğum. Her sene bu dönemlerde kendime onun ve o zamanki benim gözlerinden bakıyorum. Ölümle barışmaya çalışıyorum. Hayatla barışmaya çalışıyorum. Ölümle barışmak için hayatla barışmak gerekiyor önce ya, o kadar da iyi beceremiyorum bu işi.

Geçen bir çizgi roman dükkanına girdim. Sahibi bana bir kitap önerdi. Daytripper. Ölüm ilanı yazan bir adam hakkında. Kitabın en başında, tam da benim yaşımda ölüyor. Aslına bakarsanız bu karakter hayatının bütün önemli anlarından sonra ölüp ölüp duruyor. Çünkü bazen "yaşadığımızı kanıtlamak için ölmek gerekiyor" ve ancak "öleceğimizi kabul ettikten sonra gerçek anlamda yaşamaya başlayabiliyoruz".



Yaşamak...

"Ben özgürüm, geziyorum, hiçbir şeyi iplemiyorum" havalarında dolanırken aslında kaybetme ve üzülme korkusundan kendimi 10 yerimden kelepçelemiş olduğumu fark etmem 2013 senesine denk gelir ancak. Gezi eylemlerini özgürce yaşamak için yapmıyor muyuz? Peki ya kendimize koyduğumuz kısıtlamalar? Sizi bilmem de benim kendime verdiğim cevap hiç hoşuma gitmedi. Öyle olunca birkaç zincir kırdım. Kaybettim, üzüldüm ama özgürleştim. Ölürken elimizde kalacak olan bir avuç "an" değil mi? Ve bu "anların" peşinde ne kadar koşarsak yaşam da o kadar anlam kazanmıyor mı?

Hayatta "mutlu kazalar" da oluyor. Her şey o kadar trajik değil. Ve bazen bir iki gözyaşı yaşanmamışlığa bin basıyor, bazen de kaybolup gidiyor. Hayatla barışmak için düşüşlerle barışmak gerekiyor.

Gerekiyor da...

Garip bir dönemden geçiyorum anneanne. Herkes mutsuz. Kimi büyük problemlerini yiyip yutuyor, kimi küçük sorunlarını kusuyor. Kimseyi mutlu edemiyorum, kimseye ulaşamıyorum. Onlar da durup bana bakmıyorlar. Öğlen yemeğine 1 saat karar veremeyen insan nasıl 2 günde başka bir ülkeye, başka bir hayata başlamaya ikna olur diye sorgulamıyorlar. Cevabını bulsalar da bana söyleseler. "Sil baştan"ın bana verdiği heyecanın yanında, bu yaşta, bu kadar radikal kararları alıyor olmak beni ürkütüyor. Kaybedecek hiçbir şeyim yok. Bu iyi mi, kötü mü bilmiyorum. Daha doğrusu amaçladığım aitsizlik gerçekten istediğim şey miymiş emin olamıyorum. Özgürlük sevgiyi yiyor mu anneanne? Halbuki ben çok insanı seviyorum...

2012'de iki kere kış yaşamıştım. Bu sene 2 kere yaz yaşayacağım... Ve şu an içime çökmüş olan hüznün yanında daha önce hiçbir yere giderken hissetmediğim bir umut içindeyim. Bu sefer yolumu bulacakmışım gibi geliyor. Belki de zamana karşı savaşı kaybetmeye başladığımı hissettiğimden bulamama şıkkını düşünmek istemiyorum.

Bilemiyorum... Halen bir gün öleceğimi kabullenmeyi beceremedim sanırım... Yaşamayı becerebilecek miyim?


















Monday, 26 August 2013

Gemide Zaman Yolculuğu

Bundan herhalde bir 10 yıl önce... İtalya Yunanistan arası bir geminin güvertesindeyiz.
Gece.
Soğuk.
Sert zemin sırtımı acıtıyor.
Yıldızlara bakıyorum, yarın yumuşak bir yatakta ve titremeden uyuyacağım diye düşünüyorum. Ama böyle güzel olmayacak. Bu benim ilk sefil gezgin maceram. Karnımda bir gıdıklanma, uykuya dalıyorum.

Geçen hafta Santorini - Rodos arası bir gemideyiz.
Gece.
Soğuk.
Sert zemin sırtımı acıtıyor.
Bu sefer geminin içine girmemize izin verilmiş, merdiven dibine kıvrılmışız. Birden panikliyorum. 10 senede hiç yol alamamışım gibi geliyor. Karnımda bir kaybetmişlik, uykuya dalıyorum.

Sonradan iki "Ben"e bakınca böyle düşündüğüm için kendime çok kızıyorum. Bazen çıkılan bir yol zamanda da yolculuk yaptırabiliyor. Hayat iç içe geçmiş daireler şeklinde ilerliyor ve insan kendini kesişme noktasında bulabiliyor.

Hem ne fark eder? Ben iki sabah da mutlu uyanıyorum. 

Wednesday, 31 July 2013

Sonunda Delirdim

Güneş batıyor. Selimiye koyunda tek başıma denizdeyim. Arkadan hayal mayal bir müzik sesi ve keçi meelemeleri geliyor. Karşımdaki tepe kızarmış, gölgesi suya düşmüş beni çağırıyor. Uzaktan tekne geçtiğinde oluşan minik dalgalarla tepenin kucağıma kayacağını sanıyorum ama bir türlü olmuyor. Deniz o kadar düz ki rahatsız etmemek için yüzemiyorum. Hiç bozulmamış kar kaplı bir yerde adım atmaya çekinir ya bazen insan, öyle saçma bir endişe kaplıyor içimi. Önümden balık sürüsü atlıyor. Gülümsüyorum. Sonra çok garip bir şey oluyor. Nefes almayı bile gereksiz bulduğum bir anda deli gibi dans etmek istiyorum. Zıp zıp dans değil ama... Bir müzik oluşuyor içimde, şimdi hatırlayamıyorum. Belki çok bilinen bir şeyi mırıldanıyorum. Baş parmağımla orta parmağımı birleştirip bileğimi denizin içinde çevirmeye başlıyorum. Sonra da suyun altında kendi geliştirdiğim bir modern dansı sergiliyorum. Görülse büyük ihtimalle çok çirkin gelir hareketlerim. Bunları düşünmüyorum. Aklımı kurcalayan sorunlar patı patı bedenimden çıkıyor...

Derken bir çocuk ağlaması beni gerçek dünyaya geri getiriyor. Arkamı dönüp sesin nereden geldiğini anlamaya çalışmak da, geri gitmek de istemiyorum. Duruyorum. Tepeye selam veriyorum.

Evet galiba sonunda delirdim...

Monday, 1 July 2013

Haziran 2013




"Bir ağaç öldü, bir millet uyandı"

Ağaç, Gezi, Park, Çadır
Gaz, Barikat, Toma, Polis
Maske, Baret, Çarşı, Talsit
Ethem, Mehmet, Abdullah, İrfan

Yüzüne süt sıkayım
Alnından öpüp zıplayayım

Zıpla zıpla zıplamayan ...

Tayyip, Melih, Avni, Penguen
Fosforlu Kedi, Ergen Hülya, Ak Saksılı Doğuş, Penguen Medya
Camide İçki, Dış Mihrak, Ayyaş Çapulcu, Faiz Lobisi
Kışla, AMV, Müze, Fışkiye

Ver elini tutayım
Al elimi tut

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz.

Kırmızılı Kadın, Okuyan Adam, Siyahlı Kadın, Duran Adam
Forum, Dayanışma, İnisiyatif, Örgütlenme
#direngezi, #direntürkiye, #direnbeynim, #direnayol
Kardeşlik, Aşk, Güç, Umut

...

Ve benim Haziran 2013'üm yağmurda ıslanan çim kokusuyla bitti.

Durup bakınca bu ay kendi kedime uyguladığım bazı baskılardan da kurtulmaya başladığımı fark ettim. Demek ki insanı bir özgürlük arayışı sarmaya görsün, ipin ucu kopuyor.

Bu daha başlangıç, mücadeleye devam





Thursday, 6 June 2013

"Onurlu bir yaşamı seçiyorum"

Herkes yazıyor ben tekrar etmeyeyim diyordum. Vazgeçtim. En çok da yalnız olmadığımı hissetmeye ihtiyacım varmış çünkü. Aynı yazıdan ne kadar çok okursam o kadar umutlanıyorum. Hep kötü sonlara inanan biri olarak ilk defa bir ışık var mı diye kalbim çarpıyor. İlk defa gidesim yok. İlk defa kendimi bir yere ait hissediyorum .  Şu anda Balkan'larda olmalıydım sırt çantamda, erteledim. Bir adım uzaklaşmak istemedim... İstemiyorum.


Tam olarak ne oldu idrak edemedim, edemedik. 31 Mayıs sabah uyanıp parkta olanları okuyunca "Artık yeter" dedim. O zaman sanıyorum ki o kadar kalabalık değiliz. Halen üzerimde bir yalnızlık örtüsü... Arkadaşımla buluşacaktım. Aradım, "Ben Gezi'ye gideceğim iptal edelim" dedim. O başıma bir şey gelecek diye endişelenip "Bak gel Belgrad Ormanı'nda yürüyelim onun yerine" dedi. "Ama bugün gitmezsem Belgrad'da kalmayacak" diye cevap verdim. Sanki her şey buna bağlıymış gibi geldi. Gitmezsem pişman olacakmışım gibi. Bundan böyle hiçbir şeye ses çıkartma hakkım kalmayacakmış gibi... Derken... Ardı ardına mesajlar yağmaya başladı. Tanıdığım kimse olmayacak sanıyordum, 15 kişilik bir grup oluverdik. Osmanbey'den Taksim'e doğru yürümeye başladık. Meğersem biz çok kalabalıkmışız...

31 Mayıs Cuma günü gördüklerimi balık hafızama rağmen unutamayacağıma biliyorum. Polisin bize düşman gibi davrandığını, ardı ardına atılan gaz bombalarını, sokak aralarında kalbimiz güm güm atarak koşuşlarımızı... Ben şahsen birkaç barışçıl yürüyüş dışında hiçbir eyleme katılmamışım, çevredeki  gazdan etkilenmiş olsam da hiç gaz yememişim...  Elimizde ağzımıza yüzümüze sürmek için 2 limon, saf bir şaşkınlıkla bakıyoruz olanlara. "Biz düşman mıyız?" Öyle bir topluluk var ki, ben arkadaşıma "Susadım" diyorum, arkamda hiç tanımadığım bir kişi su şişesini uzatıyor. İnsanlar fularlarımıza talsitli su sıkıyor, maskelerini paylaşıyorlar. Dükkan sahipleri yüzümüze sirke sürüyor. Biz böyle bir topluluğuz ve düşmanmışız gibi devlet bize saldırıyor... Bunu nasıl unutabilirim?

Sonra eve geliyorum, televizyonu açıyorum. Hiçbir şey yok. İşte o zaman çok büyük bir darbe almış gibi hissediyorum. Midem allak bullak olmuş. Hem gazdan, hem stresten. İyice fenalaşıyorum. Medyaya hiç güvenmiyordum güvenmemesine de, bu kadarını da beklemiyordum sanırım. Belki de bencilce benim yanımda olacaklarına inanıyordum. Böyle bir ihaneti nasıl unutabilirim?

Cumartesi günü biz Taksim'e yaklaşırken polisin çekildiği haberi geliyor. Ve sonra başka bir boyuta geçiyoruz. İnsanlar sprey boyalarla her tarafa içinden kopanları yazmışlar. Bir isyan havası hakim, evet, ama herkes nasıl kibar... Halen çok şaşırıyorum. Gezi parkında Çarşı'nın, Devrimci Müslimanların ve LGBT'nin aynı coşkuyla alkışlanması (tamam Çarşı biraz daha fazla alkış almış olabilir), devamlı birilerinin "al ye, valla yemezsen küseriz" diye elinize bir şeyler tıkıştırması ve çarpınca "Çok çok özür dilerim" diye uzun muhabbetlere başlaması insanı inanılmaz pıtırcık bir ruh haline sokuveriyor. Böyle insanlar da varmış demek. Pek çok yazıldığı gibi, şirinler köyü gerçekmiş. Bu köyde telefon da çekmiyor, bazen bencillik edip kendimizi ütopyamızda kaybediyoruz. O sırada Türkiye'nin birçok yerinde insanlar cehennem yaşıyorlar halbuki. Biz sadece "Bu iş nereye gidecek" diye birbirimize sorup duruyoruz...



Bazı şeylere çabuk alıştık. Seyyar satıcıların "gaza maske" diye bağırmalarına, Osmanbey'den Taksim'e yürümeye, yasaklı hiçbir alanın kalmamış olmasına, çantamıza sirkemizi, maskemizi atmadan sokağa çıkmamaya, ağzımızın gözümüzün birbirine karışıp deli gibi yanmasına...  Ama en ufak bir gürültüde irkiliyorum, duman görsem ilk aklıma gelen "gaz bombası mı?" oluyor.  Uyuyamıyorum. 2-3 saatte bir uyanıp twittera bakıyorum. Arkadaşlarımı merak ediyorum.  Eve gaz atıldığına dair kabuslar görüyorum. Umutluyum ama korkuyorum... Canımın yakılmasından değil, "insan" gibi yaşama hakkını elde edememe ihtimalimizden. O yüzden vazgeçmemeliyiz, biliyorum. Ve yalnız değilim.

Ne güzel bir duyguymuş bu, yalnız değilim. Yalnız değiliz.

Ve ne kadar çok insanı yalnız bırakmışız... Kendimize dokunmayana nasıl bulaşmamış, nasıl sırtımızı dönmüşüz. Onlar bizim ihanetimizi nasıl unutabilirler? Özür dilemek istiyorum, ama yüzüm yok...





Monday, 20 May 2013

Yazı Sevmeye Çalışmak...

Ben yazı pek sevmiyorum. Derime yapışan nem, otobüsteki kokular, çabuk kesilen nefes, klimanın kuruluğu... Bugün denizde keyifli keyifli yüzerken çok mu haksızlık ediyorum dedim kendi kendime. Ve yazın güzel taraflarını bulmaca oynadım...

Papaz eriği, yeni dünya, çilek, kiraz, vişne, üzüm, kavun ve karpuz dolu bir tabağa kafamı gömmem

Güneşten baygınlık geçirdiğim anda sırtımı yavaşça okşayan serin bir rüzgar

Gökyüzü pembe olunca içtiğim buz gibi bira

"Yıldızları biliyorum" havası atmaya çalışırken donmamam

Festival sezonunun açılıp, gönüllerin saçılması

Sırt çantamın hafifliği

Çıplak ayakla dolandığım gün sayısındaki artış

Havanın geç kararması sonucu hayatımın uzadığı hissine kapılmam

Denize elimde bir dilim ekmekle girip, balıklar kemirirken kıpırdamadan durabilmem

Bana çocukluğumu hatırlatan ağustos böceği vivivivivivileri (Neden bilmiyorum)

Salata yerken kıtır kıtır ses çıkartabilmem

Ufka bakarak hayal kurma süremi uzatmam

Okuldan gelme bir alışkanlıkla hayatım tatile girmiş gibi hissetmem ve daha az üzülmem. (Eylül'de bakarız..)

İnsanlardaki gevşeme halini sevmem

Şnorkel yaparken fuşur fuşur sakinliğe dalmam

Akşam pencere açık uyumam (Hırsızsanız şaka bu)

Salaklıklarıma bahane olarak "Öf sıcaktan beynim eridi" demem







Tuesday, 14 May 2013

50 Rublenin Gizemi

Beklenen yazımı yazıyorum. Efendime söylemesi, geçen sabah dışarı çıkacağım hazırlanıyorum. Kahvemi yudumlamış, dişlerimi fırçalamışım. Bir yandan gözüme kalem çekip, bir yandan çorabımın tekini arıyorum. Havaya da güzelce saydırıyorum... Tamam şaka, bu kadar ayrıntılı anlatmayacağım. Neyse çanta değişikliği yapacağım,  tepesinde ne göreyim dersiniz?

50 Ruble... Evet 50 Rubleee


Evde garip garip paralar olduğu ve zamansız bir yerlerden fırladıkları doğrudur. (Toplasanız 10 TL etmezler) Ancak Rubleyle benim nasıl bir ilişkim olabilir...

SadeceTranssibirya planlarım var.

Yoktan var mı ettim, çok yoğun mu hayal ettim?

"Yok Duygu, birisi vermiştir"

İşte sorun da bu... Hiç hatırlamıyorum... Hiç... Alkol alınca ne yaptığını unutan insanlardan değilim, ondan çok önce midem kötüleşir. Zaten artık sadece ayran içiyorum. Herhangi bir hap kullanmıyorum. Durup dururken gelen bir hafıza kaybı mı? Bilmiyorum..

Girdim watzapa, başladım arkadaşlarımı mesajlamaya.

-Naber?
-Ne olsun valla. Senden naber?
-İyidir. Ya bir şey soracağım garip olmazsa. Ama ciddi bak
-Hayırdır, sor???
-Sen bana 50 ruble verdin mi?
-Ne 50 rublesi be?
-Ya verdin mi, vermedin mi?
-Ya neden sana 50 ruble vereyim saçmalama. Ne işim olur benim rubleyle. Sana neden vereyim?
-Hııı, oldu o zaman. Ben seni meşgul etmeyeyim. Byez

Bir yerden sonra sıkıldım, yazışmaları kısalttım. Zaten sosyal medyadan da söylendiğim için bütün bir dünya duymuştu

-Slm. Bana 50 ruble verdin mi?
-Kızım senin kesin ikinci bir hayatın var bak. Bir doktora git...

Neyse işte. Sorular, cevaplar hep aynı. Hepiniz aynısınız bunu da söyleyeyim. Ertesi gün benimle bu şekilde konuşan arkadaşlarımdan biri mesaj attı. "Düşündüm de ben vermiş olabilirim. Bana Rus arkadaşım vermişti sanırım. Ben de sana vermişimdir belki. Ama kesin değil"

Sonunu böyle bitiriyor

"Kesin değil"

Toplu bir hafıza kaybı... Ben yavaş yavaş bir şeyler hatırlıyor gibi oluyorum.

"Al senin olsun" diyor biri.
"Gerçekten mi? "diyorum.
Parayı veriyor.

Transsibirya yapmak istediğim için... Sanki...

Ama kim???

Neyse olay bundan bir adım daha aydınlanmıyor.  Arada çakal arkadaşlar "Ben verdim hihaho" gidi geyik yapıp kafamı karıştırıyorlar. Kimseye inanmamaya başlıyorum...

Herkes 50 Ruble muhabbetimden sıkılıyor. Ben onu uğur parası yapıyorum.

Hmmm yoktan var mı ettim, çok yoğun mu hayal ettim? Artık olayın aydınlanmasını da hiç istemiyorum.





Tuesday, 7 May 2013

Venedik İtirafları

Bir aksilik çıkmazsa gelecek ay bu vakitlerde Venedik'te olacağım. Daha önceki yazılarımı okuyanlar bilirler 6 ay orada yaşamışlığım var. Uzuun zaman önce. Yıl 2004-2005. Şimdi size birkaç itirafta bulunacağım...

Ben Venedik'teyken birkaç büyük sergi ve kilise dışında hiç müzeye gitmedim. Venedik'in çevresindeki adalara; Murana ve Burano'ya gitmedim. Hemen dibindeki Romeo ve Juliet şehri Verona'ya gitmedim. Öğrencilerin akın ettiği Padova'ya gitmedim. Ufuk çizgisini görebildiğim bir terastan ve Venedik'in büyülü sokaklarından bir adım dışarı çıkmak istemedim. Kıpırdamadım. Ben ki "gezmek de gezmek" diye tutturuyorum, manyak manyak yazılar yazıyorum; sanki tatlı bir rüyanın içine girmişim gibi uyanmak istemedim. Şanssızlık bu ya, yakınlarımın hepsi zor zamanlar geçiriyordu. Sevgilim uzaklarda babasının kanseriyle cebelleşiyordu... Bense kahve, yemek kokuları ve bangır bangır çalan Leonard Cohen eşliğinde; daha yeni tanıştığım ama birden her şeyim haline gelen bir grup insana sarılmış oturuyordum. Konuşup... konuşup... konuşup... susmuştuk. Öyle bangır bangır eğlenceler düşünmeyin. Partiler, deli gibi tüketilen şaraplar, kahkahalar ve güneşin altında piknikler oluyordu elbette. Ancak yağmur, çamur ve fırtına eşliğinde melankolinin dibine vurduğumuz günlerin sayısı kesinlikle daha fazlaydı. Ve bunda garip bir huzur buluyorduk. Bir daha asla bulamadığım bir huzur. Sanki bütün duygularımız ortada dolanıyordu ve birbirimizi anlayabiliyorduk. Üzüntüler serbestçe dolaşıyor ve  paylaşılıyordu. Kim kime ne zaman el uzatması gerektiğini, ne zaman çekilmesi gerektiğini biliyordu. Şimdi düşünüyorum da galiba hayatımda ilk ve son defa yalnızlık duygum kaybolmuştu. Geceleri bekleyen gemilere bakıyordum ve onların nereye gittiklerini merak etmiyordum. Saatlerce bir meydanda taşa oturup insanları izliyordum ve insanları merak etmiyordum. Her şey fazla güzeldi ve içime çektiğim nefesten başka bir şey düşünemiyordum.

Ne bencil, ne iğrenç insanmışsın demeyin, bedelini ağır ödedim. Ve halen ödüyorum. Şimdi nasıl hissedeceğimi merak ediyorum.  Hiç ayrılmamışım gibi mi, yoksa çok değişmişim gibi mi? Bir yandan da düşünmeden edemiyorum; gezmeyi seven birçok insanın aksine, benim içimdeki merak belki de sadece bir huzur arayışı. Bulsam kıpırdamak istemeyeceğim... Belki... Belki de en başından Venedik'in bir parantez olduğunu bildiğim için parmağımı oynatmak istemedim. Belki orası benim hayatım olsaydı, oradan da kaçma planları yapardım. 

Zaman zaman Lido sahilinden topladığım deniz kabuklarını kulağıma götürüp dinliyorum. Halen su sesi gelmesine şaşırıyorum...






Friday, 3 May 2013

Bir Dövmenin Hikayesi - Kağıttan Uçak



Paper Plane from InkyMind on Vimeo.

Evet bayanlar baylar, annecim babacım, hatırlar mısınız bilmem, yani okumadıysanız zaten hatırlayamazsınız da, ben Goa'dayken çok fena düşüp bileğimi sakatlamış ve bunu sakinleştikten sonra bir blog yazısıyla duyurmuştum. Daha yumuşak olur gibi gelmişti. Olmamıştı. Ama ders aldım mı? Almadım. O zamaaan söyleyeyim, başlıktan da anlayabileceğiniz gibi dövme yaptırdım. (Düşmekten falan daha iyi ya, güzel girdim değil mi konuya? "Oh çok şükür bir şey olmamış. Dövme varsın olsun" demiştir aile büyükleri herhalde)


Dün bir arkadaşım telefonunu duymayınca mesaj atmış "Neden cevap vermiyorsun tayyare dövmeli kız?" diye. Bazılarınız bilmez benim küçüklüğüm Ürdün'de geçti. İlk konuşmaya başladığım zamanlarda gökyüzündeki uçağı gösterip "tayyare geçiyoo" demişim. Ya da böyle bir cümle. O yüzden pek çok güldüm.
Tayyarem var artık... Kağıttan, çevre dostu...

İlk uçağa bindiğimde 4 aylıkmışım. Londra-Amman uçuşu. İlk yol arkadaşım belinde silahıyla oturan sivil polis. Hafiften bilinçlenmeye başlar başlamaz ilk masallarımı da uçakta kurguladım. Bir çizgi film vardı bulutlarda yaşayan sevimli ayılarla ilgili. O benim en sevdiğim çizgi filmdi. (Ürdün'de olduğumuzdan çizgi film dağarcığım TRT 1'den biraz daha genişti) Neyse bulutların pamuktan olduğunu, o ayıcıkları görebileceğimi hayal ederdim. Pencereyi açsalar da çıksam diye düşünürdüm. Bunun pek mümkün olmadığını beni ilk kokpite soktuklarında anladım. British Airways'in çocuklara hediyesi olarak. Ne kadar çok düğme... Ne kadar çok düğme...  (O pamuk olayını kafamdan atalı da pek fazla olmuyor)

Uçağa binmek Konya'daki askeri havalanına inip heyecanlı bir şekilde aile büyüklerinin kucağında şımartılmak demekti. Ya da Londra'daki parklarda ördekleri besleyip hayvanat bahçesinde aslan görmeyi ummak... Genelde bu iki yerden birine gidiyorduk. Ve ikisi de çok mutluydu. Sonra eve dönüyorduk. Onu da seviyordum. Sonuç olarak benim de evcil bir hayvanım vardı ve özlüyordum. Prenses çiçeği adını verdiğim balkondaki Japon gülü. Gülmeyin. Devamlı ölüp dirilen bir canlı, hayvan statüsünde benim için.

Sonra büyüdüm. Uçak ilginçliğini yitirdi. Bir noktadan öbürüne varmak için kullanılan sıkıcı bir ulaşım aracı olmaya başladı. Hatta bir ara korkmaya başladım. Sonra geçti. Nepal'de kapısı zor kapanan dandirik bir pervaneliye, Peru'da organlarımın yerini değiştirmek suretiyle içimi kaldıran mini mini bir uçağa bindim. Neymiş, maymun görecekmişim...


Pilotla aynı alanda bulununca uçmaktan yeniden zevk almaya başladım. Amma velakin konumuz bunların hiçbiriyle alakalı değil. Yaşasın blog yazıları. İnsan çok geniş saçmalayabiliyor.

Çimlere yatıp geçen uçaklara bakmayı seviyorum. Kimler var, nereye gidiyorlar, nasıl hissediyorlar diye merak ediyorum. İnsanın ayağının yerden kesilip tamamen başka bir diyarda bitmesi fikri çok hoşuma gidiyor.  Bu arada yanlış anlaşılmasın,  yerden ve yavaş seyahat etme taraftarıyım. Yeni planlarımda uçağa neredeyse hiç yer yok.  Ama işin hayal kısmı yine de gökyüzünde...

Benim uçağım kağıttan ve onu bir motorlu taşıt olan uçağı sevdiğim için yaptırmadım. Yolculuk takıntılı olduğum için de yaptırmadım.  Bir gün karar verip bir uçak biletiyle en büyük hayalimi gerçekleştirdiğimi, dünyanın çevresinde bir tur attığımı unutmamak için yaptırdım. Kimsenin ne dediğini umursamadan, benim için anlamlı ve önemli olan bir şeyi gerçekleştirebildiğim için. Değilse yaptığım bir cesaret işi, bir böbürlenme konusu, zor bir mesele veya insanlık için yarım tırnak boyutunda bir ilerleme falan değil. Çünkü bazen unutuyorum. Hep bu konudan bahsediyorsun, nasıl unutuyorsun diyeceksiniz. Hatırlayabilmek için yazıyorum. Değilse kendimi yalnız seyahat eden insanların bloglarını okurken "vay be" diyerek bulduğum oluyor. O derece unutuyorum... Döndüğümden beri ucu görünmeyen incecik bir ipin üzerinde duruyormuş gibi hissediyorum. Takılıp kaldım mı diye düşünüp duruyorum. Ama biliyor musunuz, kalmadım. Ve kalmadığımı daha bu sabah fark ettim. Çünkü birçoğunuz için çok kolay olan bazı şeyler benim için zor.

Yoldayken hep korkularımın üzerine gitmeye çalıştım. Sözlü ifade ettiğimdeyse "Orada kuğular var" tarzında mesela,  çevremdekiler "saçmalama Duygu, tek başına yolculuk etmekten korkmuyorsun, bundan mı korkuyorsun?" deyip durdular. (kuğu fobyası)

"Bundan mı korkuyorum?"

Son birkaç ayda korkularımla ilgili büyük adımlar attım. Kimse nedir bunlar diye sormasın. İpin üzerinde yürüdüm, tıkanıklıklarımı gördüm ve aşmaya çalışıyorum. Eskiden kendimde bu soruyu sorma hakkını bulmuyordum, artık buluyorum:

"Bundan mı korkuyorum?"

Artık düştüğümde uçağa bakıp kendimi rüzgara bırakmam gerektiğini hatırlayacağım. Rüzgar düşürür de kaldırır da. Kanadım kırıldığında yardım istemesini bilmem gerek ve bazen de kırık kanatla uçmayı yeniden öğrenmem. İşte bunları derime kazıdım  Çok bir klişe oldu bu kısmı galiba, dövmeden soğudum resmen...

Şaka soğumadım,  kendimi bir cool hissediyorum ki sormayın. İçime asi gençlik kaçtı... Hatta dövmeciler arasına "ana ne güzelmiş" muhabbeti döndü yapılırken, bir böbürlendim ki görmeniz gerekiyordu.

Haydi bol uçmalı az düşmeli bir hafta sonu olsun...


Monday, 29 April 2013

Anlamsız Çığlık

Fransa'da üniversitedeyim. Son senem. Kalbim çok kırık ve rahatlamak için her akşam yazıyorum. Kimsenin okumayacağı ve benim sonra sileceğim satırlar. Bu sırada Türkçe üzerine bir seminer vermem isteniyor. Hazırlayıp gidiyorum. 

Fiil cümlenin sonundadır.  Büyük ünlü uyumunun tadından geçilmez. Sondan eklemelidir

"Bize biraz Türkçe konuşsan iyi olur" diyorlar. Ne söyleyeceğimi bilememe durumu yaşıyorum. "Haydi kızım teyzelere biraz piyano çal" benzeri bir olay... 

"Bilgisayarında Türkçe bir şey yok mu?" diye soruyorlar öyle olunca.

Var... Var ama hepsi çok özel. Öğrencilere bakıyorum. Kimsenin bir kelime anlamayacağına emin, en büyük itiraflarımın olduğu yazıyı açıyorum. Ve başlıyorum. 

Karşımda yaklaşıp 100 göz bana bakıyor. Kulakları bir takım sesler seçiyor.  Okumama hiç duygu katmıyorum. Ozon tabakası hakkında bilimsel veriler paylaşıyor havasında "Çok kötüyüm, yardım edin" diyorum. Ben de yazdığım cümleleri ilk defa duyuyorum.Ve kelimeler hiçbir beyne girmeden kaybolurken yavaş yavaş acımın anlamsızlaştığını hissediyorum. Rahatlıyorum rahatlamasına da, yalnızlığım da katlanarak büyüyor. Öğrencilerden bir tanesinin beni anlamış olmasını istiyorum.

Duruyorum. Kafamı kaldırıp etrafıma bakıyorum. Herkes çok tepkisiz. "Ne acayip dil" gibi saçma yorumlar yapılıyor. "Her taraf Türk dönerci, benim okumama mı kaldınız Türkçe duymak için" diye sinirleniyorum içimden.

Şimdi ara ara o sınıfta artık yazmadığım bir şeyleri okurken hayal ediyorum kendimi. Türkçe konuştuğumu sanıyormuşum da Fransızca çıkıyormuş aslında tüm kelimeler. Ders bitince kimse bana bir şey sormuyormuş. Sadece öğrencilerden biri gelip sarılıyormuş. 

Öyle hayal ediyorum...


Saturday, 27 April 2013

Uzunya'dan Florianapolis'e Güzel Havalar

Bugün İstanbul'dan 20 dakika dışarı çıkınca varılan Uzunya'da yürürken yine aynı şeyi düşündüm. Dünya çok küçük. Bu yeşil ve deniz beni Florianapolis'teki adalara götürdü.





Bal kaymakları demli çayla mideme doldurmuş yürüyorum ve kendimi Brezilya'da hissediyorum. Nasıl bir olaydır bu? Yeşil, deniz, tepeler... Hava... Bilemiyorum... Aynı duygu kemiklerime doldu. Acelem olmasaydı da denize düşene kadar yürüseydim dedim...

Yürümedim. Son 5 dakikalık hakkımı da ayaklarıma senenin ilk özgürlüğünü vererek geçirdim.




Herkesi bu güzel havalar mahvetsin...





Monday, 22 April 2013

Bugün 23 Nisan, Neşe Doluyor mu İnsan Olan?

Bir dakika bu tarafa bakar mısınız?

Japonya


 Bugün iyi para kazandım.

Kamboçya

Ölüm tarlalarının dibinde turistlere poz verip para istiyoruz.  Ya da şeker... 


Kamboçya

Bizim burada su yok, sinek çok. Ve bomba...


Suriye

Bizi kendi halimize bıraksanız hep güleriz aslında...


Suriye

Ve sizin pek korktuğunuz Rio'nun favelasında bile dilediğimiz gibi oynarız.


Brezilya

Ama büyüklerin dünyasına boyun eğmekten başka çaremiz yok... Şu an fotoğrafımı çekerek bana en büyük kötülüğü yapıyorsun. 


Tayland

Sen de kimsin?


Peru

Seni bilmem de ben yarı Jamaikalı, yarı Koreliyim. Bir de kimse fikrimi sormadı ama Yahova Şahidiyim. 


Kuzey Kore


Eeeeee yeter...

Kanada

Rahat bırakın bizi... Bırakın koşalım


Hindistan


Koşalım...

Hindistan




Saturday, 20 April 2013

Yıldızlara Yolculuk

(Okurken dinlemek için öneri)


Yolculuk biraz da insanın kendi küçük dünyasından çıkması demek. Öylesine kaptırıyoruz ki kendimizi günlük problemlere, o minik çevremizin ötesini düşünmüyoruz. Belki uzaktan bakıyoruz "Vah vah" diyoruz, ya da "Ay ne güzel hayat, oh valla" diye iç geçiriyoruz. Ötesiyle ilgilenmiyoruz. Sonra mahallemizden uzaklaşınca "Burada da böyle bir hayat varmış" diye şaşırıyoruz. Şehirden ayrılınca, ülkeden çıkınca, farklı kültürlere, başka kıtalara yol alınca bu farkındalık hep artıyor. Demek sadece "biz" yokuz, "onlar" da var. 

Ve sonra unutuyoruz...

Bir de hiç öyle kilometrelerce öteye gitmeden yapılabilecek bir yolculuk var. Bütün diğer yolculuklardan farklı. Biz yok, onlar yok. Artık sadece hayat ve boşluk var. Bize gereken ışık olmayan bir yer, güneşten olabildiğince uzak bir saat, aysız bir gece ve edinebiliyorsanız minik bir teleskop, hatta iyi bir dürbün bile olur. Bir de yere uzanıp hayallere dalmanızı engellemeyecek rahat kıyafetler...

İnsanın ilk gökyüzü gözlem deneyimi biraz garip oluyor aslında. Elinize bir yıldız haritası tutuşturuyorlar. "Ben daha bizim semtin krokisini anlamıyorum, bu ne?" diyorsunuz. Tepede parlayan bir sürü ışığı gösterip size bir takım isimler söylüyorlar. Yıldız kümelerinden bahsediyorlar. "Bu gördüğün ışık sana gelene kadar oooo" diye ekliyorlar, "kim bilir neler neler oldu". Geçmişe baktığınızı hatırlıyorsunuz. Zamanda yolculuk. Tüyleriniz ürperiyor. Sonra "Ne görmek istersin?" diye soruyorlar. Sizin boyutunuzda bir teleskop var yanınızda. Çok heyecanlısınız. Dersine iyi çalışmış bir örenci olarak "Orion!" diyorsunuz. Orion bir nebula ve çıplak gözle görmek mümkün. Sizin beklentiniz şöyle bir şey:


Dayıyorsunuz gözünüzü. O da ne? Hiçbir şey yok... Nokta nokta yıldız. "Ben bir şey görmüyoruum?" diye bağırıyorsunuz. Tabii sizin aklınızdaki fotoğraflar hayvan gibi teleskoplarla, çamaşır yıkayabilen fotoğraf makineleriyle ve uzuuuun süre pozlanarak çekilmiş, bir de üzerine fotoşoplanmışlar.  Sonra sabretmeyi öğreniyorsunuz. "Orion'a odaklanırsan göremezsin, başka bir noktaya odaklan" diyorlar. Bir noktaya odaklanıp etraftakileri fark etmek... 

Ve orada! Minicik bir toz bulutu. Ben öyle heyecanlanıyorum ki uzaylı gördüm sanırsınız. Sonra isimleri öğrenmeye, yıldız kümelerini tanımaya, gökyüzü hareketlerini takip etmeye başlıyorum. Merakım artıyor, benim anlayabileceğim seviyede yazılmış kitaplara dalıyorum. Artık yere uzanıp parlayan evrene baktığımda çok farklı hissediyorum. Minicik... Ben tabii bu işi abartıyorum. Bir yerden sonra "Ne kadar önemsiziz, yaşamın gerçekten bir anlamı yok" sonucuna varıyorum. Kutsal kitapları incelemeye başlıyorum. (Evet sıyırmıştım bildiğiniz) Derken imdadıma Hubert Reeves isimli bir astrofizikçi yetişiyor, ya da astro-şair.  Kitapları İngilizce ve Fransızca, Türkçe çevirisi olduğunu sanmıyorum. Onun teorisine göre senin, benim, onun değeri yok ama zekanın çok büyük önemi var. Evren başından beri kendi kendini anlamaya çalışıyor ve büyük bir ihtimalle değişik yerlerde benzer seviyede zeka formları mevcut. Sonuçta hepimiz yıldız tozuyuz ama evrenin kendini gerçekleştirmesinde şu anki son noktayız. Yolumuz ise çok uzun... Saçma mı? Bunu düşünmek beni sakinleştirip hoşuma gidiyor. 

Ve sonra unutuyorum. Bütün bunlar uzun zaman önce oluyor. O zaman yaşadığım yerden 15 dakika uzaklaşınca karanlığa erişebiliyorum. Şimdi İstanbul'da kafamı kaldırıp gökyüzüne bakmayı düşünmüyorum bile. Aklıma gelmiyor. Hep ışık. Hiçbir şey yok. Uzaklaştığım zamanlarda da yıldız kümelerinin adlarını bile hatırlayamıyorum ki M 23 benden sorulurdu.  Büyük şehirlerde yıldızları görebilseydik çok farklı olurdu gibi geliyor bana hep. 

99 depreminden sonra "O gece de amma yıldız vardı" dendiğini çok duydum. Kehanetmiş gibi. Gecenin 3'ünde şehrin elektriği gitmiş, biz sahilde toplanmışız... Karşımızda deniz, gökyüzünde sonsuz yıldız, kulaklarımızda derin bir sessizlik... Birkaç dakika önce de doğanın gücünü hatırlamış, deli gibi korkmuşuz. Kendimizi ufacık ve çaresiz hissediyoruz. Gök bize bakıyormuş gibi geliyor. Halbuki o yıldızlar hep orada... 

Biz sadece kör olduk...





Sunday, 14 April 2013

Kokusuz Kitap ve Romantik Röntgenci Gezgin

Kitap kokuları hakkındaki romantik yazımdan sonra bir adet kindle hediye edildi bana. Uzun zamandır istiyordum aslında ama yolculuklarım için. Ben yine kağıt hışırtısından vazgeçmem diyordum. Şimdi o kadar emin değilim. Yeni bir oyuncak edinmiş olmanın gazı da olabilir bu ama kendisini pek çok sevdim. Bilmediğim bir kelimenin üzerine gelince hemen anlamı çıkıyor bir de. Yabancı dilde okumak için muhteşem. Zaten Amazon.com'dan pek Türkçe kitap elde etmek mümkün değil. Hışırtıya devam bu durumda, merak etmeyelim. İçimdeki büzüşmüş romantiği de öldürmeyeceğim.

Neyse arkadaşımın eskisi bu. İçinde indirdiği kitaplar var. Bir tanesi de Paul Theroux'nun Ghost Train to the Eastern Bazaar isimli kitabı. Londra'dan Hindistan'a yaptığı bir tren yolculuğu. Aslında genç yaşta yaptığı bir yolculuğun olgunluk dönemindeki bir tekrarı. Yakın zamanda buna benzer bir planım  olduğundan ilgimi çekti. Bir de Türkiye'den geçecek Paul abi ileri sayfalarda... Komik oluyor batılıların Türkiye serüvenleri. Sayfalar geçtikçe beni kızdırır mı bilemiyorum ama pek bir beklentim olmadan başladığım kitabın ilk cümlesi "Eveeet işte bu!" dedirtti bana. Ne zamandır düşünüyorum ama yeteneksizliğimden kelimelere vuramıyorum. İlk cümleyi tam, diğer söylediklerini serbest çeviriyle aktaracağım şimdi. Hazır olun :)


Yolcuların cesur olduklarını düşünürsünüz, ancak bizim suçlu sırrımız yolculuğun zaman geçirmek için dünyadaki en tembel yollardan biri olmasıdır

Yolcu en açgözlü romantik röntgencidir; bir yandan kendi yokluğuyla dikkati üzerine çekerken bir yandan da diğer insanların özel hayatlarının içine dalar. Her yolcunun iyi gizlediği bir köşesinde kibir ve yalan söyleme hastalığı bulunur. 

Bir de seyahat edebiyatı konusu var tabii. Ona diyor ki Paul:

Evde oturup, insanlara kibar davranıp hayatla yüzleşmek çok daha zordur, ama bundan nasıl bir kitap olabilir ki? 

Sonra ekliyor..

Ama merak var

Ve yolculuğun ona nasıl hissettirdiğini anlatıyor.

Bir halüsinasyon görmek ya da rüyanın içinde olmak gibi. "Gerçek insanlar" günlük hayat koşuşturmacasının içindeyken siz, tembel ve görünmez bir şekilde, bir hayalet gibi akıp gidiyorsunuz. "Mutlak yabancı" olma durumu

Bütün bunların hepsine katılıyorum. Mutlak yabancı olmayı seviyorum. Merak ediyorum. Kalmak gitmekten çok daha zor. Romantik röntgencinin önde gideniyim. İlk defa kendime "gezgin" tanımlamasını layık bile gördüm. Bu bir cesaret işi değil. Herkes üstüne alınmasın tabii. Ama bazıları da alınsın :)

O zamaan kitapta bahsedilen ve The Doors'un en sevdiğim parçasıyla susup iyi haftalar dileyeyim size...










Wednesday, 10 April 2013

Kitap Kokusu Deneylerim

Geçen gün arkadaşım Ceyda "oku, plan yap, gidelim" diye Özcan Yurdalan'ın Atların Denizi - Moğolistan Yolculuğu kitabını verdi bana. Aldım, eve geldim, kapağını açtım ve koklamaya başladım. Eski ciltleri koklamayı sevdiğim doğru. Ama bu daha yeni baskıdan çıkmış, geçmişi olmayan kitabı neden hemen burnuma götürme ihtiyacı hissettim bilmiyorum. Belki hayal kurmama yardım etmesi, ya da bana hızlıca bir yol hissi vermesi için. Çok hızlı tükettiğimizden her şeyi, onu açıp okuyacak sabrı bulamadım kendimde sanırım. Kitap yenmez de. Deneyebilirim gerçi. Yapmayacağım şey değil. Bu arada yanlış anlamayın, okumayı çok seven bir insanım ama bugünlerde hiçbir şeye konsantre olamıyorum. Dönem dönem olur.

Neyse konumuzdan sapmayalım. Bu kitap nasıl güzel kokuyor size anlatamam. Kağıt mı, boya mı? Kokladıkça koklayasım geliyor. Manyak demezseniz, orta masaya koydum. Gelip geçip burnumu sokuyorum içine. Derken çok merak ettim. Başladım kütüphanedeki kitapları koklamaya. Eski kitapların ayrı bir durumu var tabii. İsviçreli bilim adamları kokularından yola çıkarak kitapların nasıl ortamlarda saklandığını, başlarına neler geldiğini çözmeye çalışıyorlarmış. Böylelikle daha iyi bakabileceklermiş kendilerine. Benim öyle bir derdim yok elbet. Romantik bir tutum içindeyim. Özellikle ikinci el kitaplar kimlerin elinden geçmiş, ne hayallerle veya düş kırıklıklarıyla yanlarında taşımışlar, okurken ne yemiş ne içmişler, iyi davranmışlar mı, yoksa neredeyse yalayıp yutmuşlar mı, bunları hep merak ediyorum. Hostellerde mesela, genelde "book swap" kitap değiştirme kütüphaneleri oluyor. Okuduğunuz kitabı bırakıp yenisini alıyorsunuz. Muhteşem bir şey bence. Dünyayı dolaşan kitaplar... 

Ve koklama deneyim sonunda eski kitaplar beni biraz hapşırttu. Özcan Yurdalan'ın Sarı Otobüs serisini basan  Agora yayınları çok güzel kokuyor, tavsiye ederim. Babamın ben lisedeyken Hindistan'dan getirdiği kitaplarda halen bir tütsü kokusu var. Çok ilginç. O kokuyla da ne hayaller kurmuştum...

Hiçbir duyuya benzemiyor koklamak. Ne bileyim çok eski bir sevgilinizin mesela, benzerini görürsünüz veya beraber dinlediğiniz şarkıları duyarsınız, şöyle bir aklınıza gelir, geçer. Belki halen acı çekmekteyseniz belli bir ana gidersiniz, o kadar. Ama aynı parfümü kullanan birisi 2 metre uzağınızda yürüsün direkt o insanın size verdiği duyguyu hissetmez misiniz? Kitaplar bütün bu anları emiyor işte. 

Veee en kötü kokan kitaplara gelelim. Lonely Planet'larım. Doğrusu baskıyı suçluyorum. Çok içli dışlı olmamızdan da kaynaklanıyor olabilir tabii. Çünkü kendilerine pek değer vermediğimden her yere koyup üstlerinde yemek yiyebiliyorum. Çantamda kirli çamaşırlarımla seyahat etmiş bile olabilirler. (Umarım bu cümlem işe yarar da kitaplarımı alıp sonra bir daha getirmeyenleri uzaklaştırır) Neyse yok şaka. :)

Siz de koklayın kitaplarınızı. Birkaç sene sonra bir daha koklayın. İyi okumalar...





Wednesday, 3 April 2013

Yolculuktaki Kıyafet Keşfi - Neden Giyiniyoruz?

Sırt çantasıyla uzun yolculuk yapan herkes aslında ne kadar az eşyayla yaşayabileceğini bilir öyle sanıyorum ki. Hafif olsun diye minimum kıyafet alınır, kokuncaya kadar tekrar tekrar giyilir, solar, yırtılır, dikilir... Adam olmuyorsa da atılıp yenisi alınır. Gün geçtikçe ilk başta yanınıza aldığınız kıyafet sayısını çok bulmaya, eksiltmeye başlarsınız. Bu aslında yolculukta hareket etme halinden bağımsız bambaşka bir keşif. Gerçekten neye ihtiyacımız var? Ve neden, ne için giyiniyoruz?

İlk önce kıyafetlerle olan ilişkimi anlatayım. Kendilerini seviyorum ama inanılmaz zor beğeniyorum. Ve alışveriş yapmaktan nefret ediyorum. O yüzden ya hiçbir şey almayıp yırtık pırtık dolanıyorum, ya da ilk bulduğumu kapıyorum. Anlayacağınız pek iyi giyinen biri değilim.

Ne giyeceğimi karar verirken kendime şu soruları soruyorum. (Tabii böyle bilinçli bir şekilde değil)

-Rahat mıyım?
-Fiziksel defolarım kapanmış mı?
-Seçtiğim parçalar birbirine uyumlu mu?
-Gireceğim ortama göze batmadan karışabilir miyim?

Yolculuk sırasında "Rahat mıyım?" hariç tüm sorular önemini yitiriyor sanırım. Bitli gezgin olmanın da kendi çapında bir havası var, ona kapılıp gidiyorsunuz. Ancaak...

Ancak bazen güzel giyimli insanlara bakıp çok imreniyordum. Topuklu ayakkabı falan ayda yılda bir giyerim. Topuklu giyinmek istiyordum. Süslenip püslenip bir yerlere gitmek geliyordu içimden. Kıyafetlerime sıkıntıyla bakıyordum... Hatta blogumda yazmışım, "jet set olasım var" diye...

Sonra eve döndüm. Dolapta bir yığın kıfayet. Üşeniyorum kurtulmuyorum da. Öyle duruyorlar. Ben yine aynı kıyafetleri giyiyorum. Hatta bir müddet yolda giydiklerimi giymeye devam etmiştim. Eşyalarımı düşününce bazen içimde bir ağırlık hissediyorum. Her şeyden kurtulmak istiyorum. O rahatlığı özlüyorum. "Ne giysem?" derdim olmamasını, giydiklerimi benimsemiş olmayı, kendimi iyi hissetmeyi, başkalarının düşüncesini takmamayı...

İnsan ne kadar az şeyi olursa o kadar özgür olur gibi geliyor. En azından öyle hissetmiştim.

Kılık kıyafet küçümsenecek konu değil. Bütün bunları bana düşündüren de şu blog:

http://tekelbisedeneyi.tumblr.com/



Monday, 1 April 2013

Şimdi, Hayat Seni Yaşıyor - Kyoto

Şu dünyada en huzurlu hissettiğim şehir olabilir Kyoto. "En çok sevdiğin yer neresi?" sorusuna cevap verirken aklıma gelmiyor ama bazen çok bunaldığımda kendimi orada hayal ediyorum. Bir zen bahçesinde otururken ya da en işlek caddesinde marketten aldığım suşileri yerken. Fark etmiyor. İyi geliyor.

Son günümde garın yanında pek de turistik olmayan bir tapınağa gitmiştim. Kocaman şöyle bir afiş vardı.


Şimdi, hayat seni yaşıyor.

Ne demek bu sizce? Hayat bizi yaşıyor... Çok aklıma takılınca fotoğrafını çektim. Sonra da unuttum.

Birkaç gün önce Puket'te tanıştığım Fransız bir kız ziyaretime geldi. Havalanında karşılaşmamızın 5. dakikasında "O mutlu Duygu'ya ne oldu?" dedi. Şakaya vurdum ama çok dokundu bu lafı. 

Ne oldu?

Mutsuz da değilim ki...

Bilinç garip çalışıyor. Bu cümleyi hatırladım. Ve kendime göre en sonunda bir anlam çıkarabildim sanıyorum. Ben o zaman hayatı yaşıyordum. Şimdi hayat beni yaşıyor. 

Dizginleri elime almamın zamanı...

Sizde kontrol kimde?

Bu parçayı da bir kere daha paylaşayım... 





Sunday, 17 March 2013

En Beğendiğim 10 Konser

Eveet listelere geri dönelim.

Leonard Cohen 

Bilmiyorum açıklamaya gerek var mı? Zaten parçalarına tapıyorum, üstüne bir de nasıl kibar, nasıl kadın ruhuna dokunmasını biliyor... Konserine gittikten sonra kendim de dahil herkes öküz gelmeye başlamıştı bana. Uzun ömürler diliyorum kendisine. Zaten 3 blog yazımdan birinde kendisini övüyorum sanırım.




Madness

Daha önce duyduğunuz bir grup mu bilmiyorum. Meşhur birkaç parçaları var, zaten sanırım toplamda da birkaç parçaları var. Belçika'da minik bir festival kapsamında gidip görmüştük. Bu kesinlikle hayatımda en çok eğlendiğim konser oldu.


Rammstein

Bu adamlar zırdeli. Sahnede oldukları süre boyunca ağzımı kapadığımı sanmıyorum. Her an yanıp öleceğiz diye biraz paniklemiş olabilirim sadece. Bir de komik anı anlatayım. Seul'de karaoke bara gitmiştik. Parçaları söyledikten sonra 10 üzerinden not veriyordu alet. Ben hep rezil sesimle 3-4 alıyordum. Bilin bakalım tek 7 puanımı hangi parçayla aldım? Du Hast! Ve hiç Almanca bilmiyorum.


Caravan Palace

Saf mutluluk...



Rufus Wainwright

Rufus'un da sesini, şarkılarını falan çok seviyorum ama sahnesi gerçekten inanılmaz. Neredeyse kabare havasında geçiyor konseri. İnsanın bir gözü doluyor, bir kahkahalara boğuluyor... Sonra bir de bakmışsınız fileli çorapları geçirmiş kankan dansı yapıyor.



Travis

Canım Travis, belki şarkılarının sözlerini ezbere bildiğimden bu kadar sevdim...



Radiohead

Radiohead'e bir festival kapsamında gitmiştim. İnanılmaz soğuktu, yağmur yağmıştı ve çamur içindeydik. Dayanamayacağım, düşüp öleceğim gibi gelmişti başlamadan önce. Sonrası şiir gibi...



Gonzales

Gonzales'in kim olduğunu bile bilmiyordum. Bir Feist konseri öncesi çıkmıştı. Kendisi piyanist, biz ayakta bir grup insan... Oturmak isteriz diye düşünürsünüz değil mi? Seyirciyi o kadar güzel katıyor ki şovuna, sanki hep beraber çaldık adamla. Çok sempatik, çok yetenekli.



Bobby Mcferrin

Adam zaten dünyada tek bence, bir de üstüne doğaçlama parçalar söylenen, insanların katıldığı, mutluluk hapı gibi bir konser sunuyor...   Don't worry, be happy... Kanada'da beni yedirip içirip gezdiren Suna ailesi bir de bana hayatımın en güzel konserlerinden birini hediye etmişti. Böyle arkadaşlarım olduğu için bir daha, bir daha dünyayı turlayasım geliyor işte. (Şaka yaptım, korkmayın) Yalnız bu konserin şöyle kötü bir etkisi var, sizi içinizde bir sanatçı olduğuna inandırıyor ve eve gidince bağıra çağıra müzik yapmak istiyorsunuz.. Çevredekiler rahatsız olabilirler.



The Cure

Bu adam kaç yaşında, insan nasıl 3 saate yakın ara vermeden sahnede kalır biri bana açıklasın? Ne kullanıyor bilmiyorum ama helal olsun!


Bakalım kimleri unuttum?





Böyle Bir Pazar

Böyle bir Pazar yürüyüşünün ardından




Şöyle bir müzik eşliğinde




Nelerin eksik olduğunu düşünmek, upuzun bir tren yolculuğu düşlemek ve beni üzüp durduğu için bir türlü ilerleyemediğim kitabın kapağını incelemek arasında kalmışken aklıma geldi.

Böceklerin en felaketini yiyeli tam bir sene olmuş.


İpek böceği.

Garip garip şeyler yiyesim var.

Ve şu an evde yalnız olmama rağmen battaniyenin altında görünmez olasım...




...derken arkadaşım arkadaşım aradı. Balkabaklı tart yapmış.

mmm...