Wednesday, 30 January 2013

10 Yol Filmi

Aklıma gelen ve sevdiğim 10 yol filmine buyurun... Tercihe göre sıralanmamıştır.

1) The Darjeeling Limited


Babalarını kaybetmiş "looser" diye adlandırabileceğimiz 3 kardeş, Hindistan, tren ve Wes Anderson.  2 kere tam, birçok kez de bölüm bölüm izledim. "Bu akşam ne yapsam da iyi vakit geçirsem?" diye düşüneniz varsa hemen edinsin bir kopya. Sonra da Hindistan'ı trenle turlama hayalleri başlasın. 


2) Into The Wild


Gerçek bir hikayeden uyarlama olduğunu bilince bir başka izliyor insan.  "Başarılı" olmak için her şeye sahipken sistemi terk edip Alaska'ya, vahşi doğaya gitmeye karar veren bir genç. Yol takıntılılara bir dayak atıyor bana kalırsa. Hayatını çok sorgulayanlara gelsin. Kitabını bulup okumayı çok istiyorum tez zamanda.

3) Motorcycle Diaries


10 Yol Kitabı listemden sonra film listesinde de... Açıklamaya gerek yok herhalde. Güney Amerika'da durup durup bazı bölümleri izliyordum. O coğrafyadaki bütünlüğü kavramama yardım etti. 

4) Lost in Translation


Bir anlatmaya başlasam sadece film hakkında değil kendim hakkında da çok "spoiler" veririm diye çekiniyorum. Tokyo'da yolları kesişen 2 insan diyelim. İzlemeyen kalmamıştır zaten değil mi? Susayım evet... 

5) Little Miss Sunshine


Tatlılık bombası bir yolculuk hikayesi. Ancak hafife almayın sakın... 

6) One Week


"Oley kız filmi izleyeceğiiz" şeklinde bir ruh haliyle karşısına oturup beklediğimden çok daha fazlasını bulduğum film olur kendisi. Şöyle ki bu yakışıklı arkadaşımız kanser olduğunu ve  pek de zamanı kalmadığını öğrenince tek başına bir hafta Kanada'da yolculuğa çıkıyor ve hayatını sorguluyor. Evet çok klasik biliyorum. Ancak istemediğimiz bir hayata konfor, güvence ve başkalarını üzme korkusu yüzünden yapışıp kalmamızı o kadar güzel anlatıyor ki... Nişanlısı da tam dayaklık. 

7) The Straight Story


David Lynch hayranı arkadaşlarımın çoğu bunun hayatlarında gördükleri en sıkıcı film olduğu düşüncesinde. Adı üstünde düz bir hikaye.... Ben çok seviyorum ama! Yolculuk aracı : Çim biçme makinesi . Yolcu: 73 yaşında bir adam

8) The Bucket List



Sevimli ötesi bir film. Artık yolun sonuna yaklaşmış iki adam ölmeden önce yapmak istediklerinin listesini hazırlayıp yollara düşüyorlar. Konu yine pek ilginç değil ama gaza getirici. Bir de Morgan Freeman ve Jack Nicholson olunca izlenmez mi?

9) Samsara



Alın size bütün filmin linki... Bu filmi izledikten sonra Himalayalar tutkum başlamıştı diyeceğim de sapık damgası yiyeceğim diye korkuyorum. Alakası yok... O yürüdükleri yerler muhteşem sadece. Filmi de arasına seneler koyarak iki kere izledim, çok farklı düşüncelere kapıldım. İzleyin derim... 

10) Indiana Jones


Yolculuk ederken hep en mutlu anlarım "Indiana Jones'ta gibiyiiiim" diye haykırdığım anlarım. 

Eveet bir de bonus koymak istiyorum: Before Sunrise


Beni küçük yaşımda kandırdı bu film. O yüzden kızgınım. Hep bir Ethan Hawke'a rastlayacağım diye trenlerde sürünüp durdum. Yanıma ya babanneler ya da ciyaklayan çocuklar oturdu :(

Daha 10 film daha sayabilirim.  Broken Flowers var mesela. Her yerden de Bill Murray çıkıyor maşallah. Yine pek entel bir liste yapamadım :( Başka önerilerinizi bekliyorum. 




Monday, 28 January 2013

Gezgin Kimdir?

Şimdi iyi küfür yeme ihtimalim olan bir konu hakkında yazacağım. Bir müddettir içimde "Ben de mi böyle gözüküyorum acaba?" diye bir telaş var çünkü. "Gezgin" imajı konusunda. En başta gezgin kim? Bence evi barkı ve hiçbir bağı olmayan, devamlı yer değiştiren, hayatını buna adamış insan. Ama biz benim görüşüme değil, TDK'nın açıklamasına bakalım.

 "Gezmek, tanımak, görmek, dinlenmek amacıyla geziye çıkan (kimse)" 

Bu durumda ben de dahil birçoğumuz gezginiz zaten. Yine de bu kadar kolay kullanamıyor insan değil mi bu kelimeyi? Daha az bilinen coğrafyalara sık sık gidip uzun süre kalan, hayatını böyle bir düzene oturtmuş veya oturtmaya çalışan ve yol takıntısı olan insanlar için kullanıyoruz daha çok. Ben mesela, daha önce küçük küçük gezilere çok gitmiş olsam da, hayatımı daha yeni yolculuk etrafında döndürmeye başladığım ve henüz sadece bir uzun geziye çıktığım için gezgin değilim. Yine de çok mu atıp tutuyorum, yanlış anlaşılıyorum diye korkuyorum.

Gezgin olmak bir çeşit başkaldırı tabii ki. "Herkes gibi yaşamak istemiyorum" demek. Bu insanlar yolun doğası gereği genelde kolay adapte olabilen, rahat, meraklı ve duyarlı oluyorlar. Bir itirazı olan var mı buraya kadar? Pek sanmıyorum. Ancak bütün bu özellikler insanı bilge ya da alçak gönüllü yapmıyor. "Hmm ben birilerinin hayallerini gerçekleştiyorum şu an, biraz kahramanım galiba" diyerek düdüklüğün dibine vurmak inanılmaz kolay. Ben de kendimi bir şey sanıyorum ara ara. Ama aslında herkesin hayali sırt çantasıyla sürünmek mi? Değil... "Dünyayı gezeceğim"in altında lüks oteller, business class uçuşlar falan yatıyor. Herkesin hayali özgürlük mü? Belki arada bir uyumadan hayal kurmak adına evet ama çevresindekileri bir gün görmese mutsuz olan, eşyalarıyla kendini güvende ve huzurlu hisseden o kadar çok insan var ki. Bu maalesef herkesin elinde olmayan ama eminim ki şu blogu okuyan insanların %90'ının en azından hayatlarını belli dönemlerinde sahip olduğu bir seçim. Bunu tekrarlayıp duruyorum. O kadar. Basit bir seçim. Bizim kültürümüze daha yeni yeni girmeye başladığından ilk adımı atması zor olan bir seçim, doğru. Muhteşem deneyimler sunduğundan bu adımları atanların da isteklileri gaza getirmesi gerek. Evet. Ancak kesinlikle havalı ya da zor bir iş değil. İnsan bazı şeyleri okuyunca paniğe kapılıyor. "Vay be nasıl yapıyorlar bunlar" diyor. Sonra gidiyorsunuz dünyanın bir ucuna, 17 yaşındaki sapsarı İngiliz kızlar, 100 kilometre öteden yabancı olduklarının anlaşıldığı ve tehlikeli olarak bilinen memleketlerde tek başlarına neler beceriyorlar.

Bakın yine yaptım. O kızları size havalı gösterdim. Çünkü o kadar güzel bir deneyim ki herkese gidin demek istiyorum. Ancak herkesin yollara düşmesi, bunu istemesi gerekli mi? Bana "Yav seninki de ne cesaret, dünyanın öbür ucunda tek başına gittin" diyen anne babalara bakıp boş boş sırıtıyorum. Bana kalırsa dünyaya bir çocuk getirmekten daha cesur bir karar yok çünkü.

Her şey göreceli. Eğer başkaları için bir savaşa adamadıysanız kendinizi veya temel haklarınız için çırpınmıyorsanız, hiçbir seçim bir başkasından cesur değil bence . Herkes bir şeylerden kaçıyor, herkes bir yerlere tutunmaya çalışıyor. Hepimiz bir şekilde yaşayıp gidiyoruz... Abartılacak bir durum yok. Ha öyle insanlarla tanıştım ki yol onları gerçekten bilge yapmış. Hareketlerinden, konuşmalarından, gülüşlerinden anlıyorsunuz. Ama o insanlara da internet ortamında asla rastlayamazsınız. Belki sokağınızın köşesindeki ağacın altında bekliyorlardır... Ya da belki çölün ortasında...



Sunday, 27 January 2013

İçe dönük olmak kusur mu?

Alttaki konuşmayı dinlediğimden beri (Türkçe alt yazısı da var) acaba içine kapanıklığın cezalandırılmadığı bir sistemde büyümüş olsaydım nasıl bir birey olurdum diye düşünüp duruyorum. Bunun bir eksiklik, bir acizlik, bir kişilik bozukluğu gibi değerlendirilmediği bir okulda okusaydım mesela... "Biraz daha dışa dönük olmaya çalış ama" diye itilmeseydim... Garip damgası yemeseydim... Bunca sene boyunca kendimle savaş vermek durumunda kalmasaydım... İnsanların "Yahu sen eskiden ne içine kapanıktın, şimdi ne güzel yendin bu özrünü" şeklinde başarımı kutlamalarına sevinmem gerekmeseydi... Nasıl bir birey olurdum? Belki işin kolayına kaçıyorum ama bazen öz güven problemim için bu durumu suçluyorum. Tek başıma seyahat etmeye karar verdiğimde de içine dönük Duygu'yu tamamen öldürme hedefi koymuştum kendime. Ve yine yolda bir yerlerde bunu yapamayacağımı, kendimi böyle kabul etmem gerektiğine karar vermiştim. Böyle kabullenmek... Kusurumla... Ya kusur değilse? Bütün içe dönükler olarak birleşip bu duruma karşı ayaklanmamız gerekiyor bence. Sonra tutunamıyoruz...


Tuesday, 22 January 2013

10 Yol Parçası

Müzik kadar iyi yol arkadaşı yok. Bazen otobüste vakit geçirmek, bazen dormda horlayan adamın sesini kesmek, bazen de güvende hissetmek için birebir... Ama en önemlisi duyguların tavan yapmasını sağlıyor. Bir ulaşım aracındayken pencereye kafamı yaslayıp kulağımdan gelen tınılara kendimi bıraktığımda içimde bir yerlerde yepyeni yollar buluyorum. Evde otururken aynı şey olmuyor. Bedenimin de hareket halinde olması gerekiyor. Midemden tüm gövdeme doğru bir sıcaklık yayılıyor. Neşe doluyorum, hüzün doluyorum, gevşiyorum, heyecanlanıyorum... Ne fark eder? nanın yanıma bir pasaport, bir kitap, bir de müziğimi alayım yeter... (Bir de iç çamaşırı tabii)

O zaman 10 Yol Parçası... Daha önce blogumda koyduğum parçaların tekrarları olabilir... (Sıralamanın tercihsel bir nedeni yok)

1) Daha çok yola çıkmadan dinlenir. Ayakla ritm tutulur, kafa sallanır, gaza gelinir.


2) Biraz hüzünlü gibi gelir ama yaşamdan zevk almayı ve bunun için savaşmayı söyler. (Veya bana öyle geliyor) Eğer ki "Ne yapıyorsun sen ya, dön evine takım elbise al bir tane kendine" diyen olursa onun sesi kısılır, bunun sesi açılır.


3) Ben bir yolcuyum. Giderim ve giderim... 



4) Özellikle nehirde, denizde ya da okyanusta giderken dinlenir...


5) Başında azıcık sabır ve sonra engebeleriyle, duraklarıyla, virajlarıyla yol...


6) "Neden?" diye kendine sormaya başladığında insan, ilaç gibi gelir...



7) Her parçası vücudumun dengesini bozuyor ama bu yolda çok iyi gidiyor. Geçtiğimiz bütün köprüleri yakalım, kaybolacağımız güzel bir yer bulalım....


8)  Özellikle Uzak Doğu'da ama aslında tüm yalnız yolculuklarda... 


9) Bazen de yolda öyle bir yere geliyor ki insan, "Acaba?" diyor


10) Dünyanın öbür ucunda bir yerlerde mükemmel bir günü sevdiğiniz birisiyle paylaştığınızda...



Evet yine süper klişe bir liste yaptım üzerinize afiyet...

Saturday, 19 January 2013

Yabancı Memlekette "Nasıl Sarhoş Oldum ki Ben Şimdik?" Dememenin Yolları - 1

Yurt dışına bir iş toplantısına gittiniz mesela. Ya da çalışmaya başladınız. Veyahut ne bileyim sevgilinizin akrabaları falan toplandılar... Sarhoş olmanızın hiç yeri ve zamanı değil. O zaman önceden içki ritüellerine çalışmak ve tehlikelerin bilincinde olmak gerekir.  Son pişmanlık fayda etmez arkadaşlar. Sizlere bir yararım olsun diye Yabancı Memlekette "Nasıl Sarhoş Oldum ki Ben Şimdik?" Dememenin Yolları konulu bir yazı dizisine başlıyorum. Ekleyecekleriniz olursa iletiniz.

İNGİLTERE

İkinci memleketim olan İngiltere'den yola koyulalım. Hepimizin bildiği üzere İngiltere'de  pub kültürü denen bir olay var. Seyahat için gittiğinizde terasında yer içersiniz, bilardo oynarsınız, buz gibi havada bu kızlar nasıl cıbıl cıbıl geziyorlar diye bakarsınız veya yan masanın muhabbetine girersiniz.  Bazen de bir takım adamlar donlarını indirip ay gösterisi sunarlar, güler geçersiniz. Bu kısmı iyi. Ama onların düzenine dahil olmanız gerekirse ayvayı yiyebilirsiniz.

Olay şöyle gelişir. Saat 6'ya kadar deli gibi çalışırsınız. Sonra biri gelip omzunuza vurur "Haydi puba gidiyoruz koç" der. Zaten onların bir grubu vardır mutlaka. 2 kişi gitseniz de o gün o pubda buluşmayı alışkanlık haline getirmiş bir yığın insan da katılır. Sonra daha ilk günleriniz olduğu için size milli değerlerini temsil eden biralarını tanıtma ihtiyacı duyarlar. Herkes kendi beğendiği birasından size içirmeye çalışır. İçkiler bardan alındığından, kalkan bütün boş bardakların yenilerini getirir. Dolayısıyla ne kadar içtiğinizin hesabını kaçırabilirsiniz. Bu arada saatler geçer. Cips ya da üzerine tatlı kuru fasulye, peynir veya sirke dökülmüş patates kızartmaları  ısmarlanır ortaya. Ben bunları çok severim ama siz sevmeyebilirsiniz diye uyarıyorum. Yan masalardan eller de dalabilir içine. Pat diye biter. Siz daha ne olduğunu anlamadan saatin 11 olduğunu fark edersiniz.  Neyse "son içkiilleeer" diye bağrılır ve ardından Hint lokantasına akılır. Siz Hint yemeğini sevseniz bile o saatte bu durum fazla gelebilir... "Ben nerede hata yaptım yav?" şeklinde düşüncelerle evinizin veya otelinizin yolunu bulmaya, görünür bir yerde kusmamaya çalışırsınız.

Peki bunu nasıl önlersiniz? İlk olarak ya akşamüstü bir şeyler atıştırıyoruz ya da "Herhalde birazdan yemeğe gidilecek" gibi düşüncelere dalmayıp akşamın planını soruyoruz. İngilizler planlı programlıdır. Gidilmiyorsa pub yemeklerinden ısmarlıyoruz. Çünkü biz bu kadar erken löpür löpür içmeye alışkın değiliz, İngilizlerle yarışamayız. Sonra o biraların alkol miktarlarının farklı olabileceğini ve şarap seviyesine ulaşabileceğini unutmadan içiyoruz. Başka bir tane istediğimize emin değilsek o son birayı hiç bitirmiyoruz ama hep ağzımıza götürüyoruz  Karizmayı çizdirmiyoruz... Sonra da geceyi köriyle bitirmeye  alışmadıysak "Benim midem rahatsız" biraz diyor ve yırtıyoruz. (Ama öyle güzel oluyor ki)

BELÇİKA

Belçika'da yemek olayı atlanmaz. Zaten genelde barlarda yemek olmaz. Koca bir porsiyon patates kızartması veya sosis de olsa bir şeyler yemiş olursunuz öncesinde. (Belçika'da dünyanın en iyi patates kızartmasını yersiniz gerçekten. Sırrı 2 kere kızartılmasından geçer) Oradaki en büyük problem biralarının lezzetlerinden dolayı kendinizi kaybetme ihtimalinizdir. Bu biraların alkol oranları iyi yüksektir. Zaten İngilizler gibi sırtınıza vurup "İçcez gebercez nihaoooo" diye içmezler. Şarap gibi zevkle yudumlamak icap eder. Değilse pilsner tipi biralar tercih edilir. Size önerilerde bulunurlar ama zorlamaz, önünüze dayamazlar. Buna rağmen deli gibi içerseniz bu tamamen kendi ayılığınızdır. Kendinize hakim olun. 300 çeşit birası olan bir memlekette zaten hepsini deneyemezsiniz. O yüzden öyle bir yarışa girmeyin. Bir de bu biraların arkasından jenever denen ve çikolatalısından avakadolusuna çeşitleri bulunan shotlar içilebilir. Dikkat... Vanilyalısı da çok güzel olur...

HİNDİSTAN

Hindistan'da yaşamadığım veya iş için gitmediğim için arkadaş ortamlarında gördüklerimden durumu izah etmeye çalışacağım. Alkol öyle ulu orta tüketilen bir şey değil gibi aslında.  Müslümanların yoğun yaşadığı mahalleler hariç ki bazı kesimlerinde zaten tamamen yasak, sizin yemek yiyeceğiniz birçok yerde bulabilirsiniz ama. Yalnız gelip de "1 ay sonra seçim var o yüzden bira satmıyoruz" derlerse şaşırmayın. İlginç başka bir durum da kızlı erkekli gruplarda  erkekler "Yok ben artık alkol almıyorum" deyip hiç içmiyorlar. Bana mı öylesi denk bilmiyorum ama çok duydum. Biraz "Kendime hakim olamıyorum, sapıtıyorum" anlamı yükledim. Tamamen sap gruplar iyi sapıtıyorlar zaten. Siz onlardan daha dayanıklı olursunuz ama korkmayın. Aslında alkolden çok esrar ikram etme ihtimalleri var. Gördüğüm kadarıyla her evde bir bitki bulunuyor. Bir nevi gelenek. Ama tütün sağlığa zararlı arkadaşlar. Neyse alkolden yana hiç mi tehlike yok? Var!!!

Tamamen batılı şaraplı maraplı bir durum yoksa yemekle içki içmiyorlar. Bu durumda içkili eğlence yapıyorsanız ilk önce içkiler içiliyor sonra yemek yeniyor. Nedense tersi de pek olmuyor. İnsanlar yemek yiyince kalkıyorlarmış. Muhabbet iyi olursa aynı İngiltere usulü gece 11'e kadar beklemeniz gerekebilir haberiniz olsun... DİKKAT!

Eveet bugünlük bu kadar...  Bir sonraki çok aydınlatıcı yazımda Uzak Doğu'ya uzanacağız...

Friday, 18 January 2013

Yolcuktaki Saf Anların Parçalarımızı Birleştirici Gücü

Ortaokuldaydım. Bizim okula Piano Piano Bacaksız'ın yazarı Kemal Demirel gelmiş ve şöyle demişti "Kırılgan mısınız? Sakın değişmeye çalışmayın. Herkes size daha güçlü olmanız gerektiğini söyleyecek, onlara kulak asmayın. Kırılganlık duygularınız olduğunun işaretidir ve bu sizi insan yapar". Kendimi öyle iyi hissetmişim ki hafızama kazınmış. O zaman bile çok kolay paramparça olabildiğimin farkındaymışım demek... 

Kemal Bey'i dinledim. Başka şansım var mıydı bilmiyorum. Elbette zamanla PARÇALANDIIIMMM diye bağırmak yerine parçacıklarımı dolabımın altına süpürmem gerektiğini öğrendim. Ve ardından kendi parçalayıcı gücümü keşfettim. İnsanın beyninde nasıl patlamalar oluyor da  birbirine bu kadar zarar veriyor anlamazken, bir bakmışım ben de yapıyorum. Bunu fark ettiğimden beri çifte acı çekiyorum. Ne zaman dolabın altından eski bir parçam belirse hem hüzünleniyorum, hem de kötü olabilme kapasitemi hatırlayıp kendime iğneyi batırıyorum. 

Ve böyle çöküşlerde su yüzüne çıkabilmenin en iyi yolunun "saf anlar" biriktirmekten geçtiğini düşünüyorum. Saf  derken bebeklerle vakit geçirin ya da bir köpek edinin demek istemiyorum. Geçmişi, geleceği ve herhangi bir ilişkisi olmayan iki insanın 30 saniyeliğine, 10 dakikalığına, 1 saatliğine beklentisiz ve çıkarsız bir biçimde birbirlerine bağlandıkları anlardan bahsediyorum. Eğer insan böyle bir şey yapabiliyorsa umut vardır çünkü...

Ancak bu saf anları günlük döngümüzde biriktirmemiz çok zor. Belki yapılan işlere veya hayat tarzına göre değişebilir ama çok da sanmıyorum. Eveet yolculuk konusuna geldik yine. Özellikle tek başına yaptığınız yolculuklarda bu anlardan çok yaşıyorsunuz ve bazılarını sonra hep yanınızda taşıyorsunuz. Nefes alamadığınız zamanlarda oksijen tüpü gibi beliriveriyorlar. Bir gidenin bir daha gitmek istemesinin nedeni belki de budur...Yalnız gitmeyi sevenlerin de aslında aradıkları yalnızlığın tam anlamıyla yok oluşudur... (Çok şairane oldu bu kısmı)

Size daha önce de bir yerlerde yazdığım saf anlardan iki örnek... Bunları hem çok yoğun yaşadığımdan, hem de iletişim kurabilmek için kelimelerin gerekli olmadığını kanıtladıklarından çok ayrı bir yerde saklıyorum...

Seul'de bir tapınağın bahçesindeki bankta oturuyorum. Yanımdaki yaşlı kadın bana Korece bir şeyler anlatmaya başlıyor. Anlamadığımı söylüyorum. Dinlemiyor. Bir ağacı gösteriyor. Konuşuyor. Bana öyle sevgi dolu bakıyor ki yanından kalkmıyorum. Dinliyorum. Sonra bir kız gelip ağaca sarılıyor. Huzur...

Amerika'da trendeyim. Okyanus kıyısından gidiyoruz. Kafeteryada bir adamın yanına gidip boş mu diye soruyorum. Oturmamı işaret ediyor. Sonra da konuşamadığını belirtiyor. Manzara inanılmaz... Dışarıya çok ciddi ve düşünceli bakıyor ama arada kafasını çevirip gülümsüyor. Çok huzurlu hissediyorum. Sanki birbirimizi yıllardır tanıyormuşuz gibi... Derken tuvalete gitmem gerekiyor haliyle. Yerimden doğrulurken elimden tutuyor. Sonra da hayatımda gördüğüm en samimi ve kocaman gülümsemeyle bana bakıp neşeli bir biçimde el sallıyor. 



Bu iki insanın durumdan benim gibi etkilendiklerini sanmıyorum. Onlar günlük rutinleri içindelerdi büyük ihtimalle. Ben girdim ve çıktım. Ama bana karşı belli bir süre için saf bir sevgi besleyebildiklerini biliyorum, çünkü hissettim. Bunu başarıyorsak o kadar da kötü yaratıklar olamayız değil mi? 

Birbirimizi umursamazca parçalarken tutunabilmek için böyle anlara ihtiyacımız var...

En azından benim var...





Wednesday, 16 January 2013

Yol Takıntısı

Bugünlerde arkadaşlarım üst üste: 
Duygu sen yine bir işler mi karıştıyorsun? 
Gitmek hakkında çok yazıyorsun, çok konuşuyorsun...
Uzun bir yolculuğa daha mı çıkacaksın?
İyice abarttın... 
Depresyona sokuyorsun bizi...
şeklinde tepkiler vermeye başladılar. Kendime dışarıdan bakmaya çalışırım ama bu sefer hazırlıksız yakalandım, verdiğim mutsuz ve takıntılı imajla kaynaşamadım. Doğrudur görmek istediğim milyon yer var. Bolivya'daki tuz çölünde olmak istiyorum şu an. Yarın sabah Sibirya'da olsaydım diye kalkacağım. Ve evet bu ülke konusunda çok umutsuzum... Ancak derdim ne gezmek, ne buradan uzaklaşmak. Tüm derdim, tüm isteğim hareket halinde olmak... Bir trene veya bir otobüse koyun beni, öyle, sadece gideyim. Durayım. Gideyim. Durayım. Gideyim. Dünyanın yuvarlak olması da çok hoşuma gitmiyor doğrusu. Böyle hop diye dönüp geldim ya, ne kadar gidersem gideyim aynı noktaya vurup duracakmışım gibi geliyor.

Bunların hep çok saçma olduğunun farkındayım. Bir kaçış olduğunun da. Kendini fazlasıyla işe, kitaplara, hobilere, spora, çocuğun derslerine, müziğe, televizyona veya filmlere vermiş olanlardan hiçbir farkım yok aslında. Sevdiğim bir şeye sığınıp gerisini boş vermeye çalışıyorum. Ama göze batıyorum çünkü kaçma işlemini fiziksel olarak yapmış oluyorum. 

Peki buna bir son vermek istiyor muyum? İstemiyorum. Çünkü uzun zaman gidersem bir noktada "Tamam" diyecekmişim gibi geliyor. İçimde bir şeyler yerli yerine oturacakmış gibi... Hep çok gezen bir insandım da bu yol meselesi yeni girdi kanıma.  Daha önce "bağımlılık yaratıyormuş" diyorlardı, anlayamıyorum. Şimdi anlıyorum. İçimdeki savaşı durdurmuştu. Ve ben yeniden durmasını istiyorum. 

Ancak 2011'deki benle şimdiki benin mutluluk veya mutsuzluk olarak bir farkı yok. Sadece isteklerim değişti. Ne şanslıyım ki bu kadar yoğun ve huzur verici bir deneyim yaşadım. Her gün hayatta olduğumu hissettim. Bu Konya'da yoğurt ya da Belçika'da çikolata yedikten sonra başkasını beğenmemek gibi. O yoğunluğa duyulan açlık... Gitmeden doyar mıyım? Belki yolculuk isteğimi yiyen başka bir şey çıkar karşıma. O zamana kadar içime kapanmamı istemiyorsanız bu konuda dırdırlamaya, aynı şeyleri anlatmaya, hayaller kurmaya, planlar yapmaya ve gitmeye devam edeceğim. 

Suriye 2010



Friday, 11 January 2013

10 Yol Kitabı

10 yolculuk kitabı tavsiyesi... Bazıları yol, bazıları ülkeler hakkında. Bir beğeni sırasına göre numaralandırmadım. Aklıma geldikçe yazdım. Eskiden yapmazdım da artık bir ülkeye gittiğimde oranın en klişe, en bilinen, en meşhur kitabını bulup okumaya çalışıyorum. Gördüklerimi daha iyi anlamamı, oranın ruhuna daha iyi girebilmemi sağlıyor... Türkiye'ye gelsem ne okurdum acaba?


Dünya turuna çıkmaya karar verdiğim gün "Macellan'ın hayatını okumalıyıım" diye koşa koşa kitapçıya gidip aldığım ve elimden bırakamadığım kitap. Pek biyografi okuyabilen bir insan değilim aslında ama bu çok sürükleyici. Sömürgeciliği anlamak için de birebir... İnsan karabibere, tarçına falan başka türlü bakmaya başlıyor. Eğer bu kitabı okumamış olsaydım özellikle Güney Amerika'yı yeterince anlayamazdım gibi geliyor. Okumayan kalmasın

Corto Maltese hikayeleri diyelim ya da.  Bir ara Corto Maltese teşhisi konmuştu bana da sonra merak sardım. Kendisi gezgin bir çizgi roman kahramanı. Bazen beni bir tek onun anladığını düşünecek kadar dünyasına girebiliyorum. Sadece gitmek için gidiyor, en çok da onu seviyorum. Gerçi o da biraz kaçıyor mu tam emin olamıyorum...


Bu da çizgi-anı diyelim böyle bir tür varsa. Amerikalı bir adamın Fransa - Fas - İspanya gezisi. En önemli özelliği çok dürüst bir kitap olması.  Hatta okuduğum en dürüst kitap olabilir. 


Beat akımının öncü kitabını, akımın çıktığı San Francisco'daki meşhur City Lights Bookstore'dan almıştım. En önemli özelliği yol şeklinde yazılmış olması. Hiç paragraf yok. İlk başlarda içine kolayca daldım, hatta bloguma bakın neler yazmışım... Sonra konsantre olmakta biraz zorlandım ve bir yerlerde bıraktım. İstanbul'a dönünce yeniden edindim. Bugünlerde koma şeklinde okuyorum. Anlayacağınız bir türlü bitiremiyorum, belki de hiç olmazsa bu yol hep uzasın gitsin istiyorum. 


Bu serinin Suriye, Hindistan ve Nepal kitaplarını okudum. Özcan Hoca'yla Nepal'e gitmişliğimiz de var. Kendisinin çok büyük bir hayranıyım. Hem fotoğraflarının, hem yazılarının, hem "Özcan Hoca"lığının. Hatta o yolculuğa çıkmamış olsaydım belki dünyayı turlamaya cesaret bile edemezdim. Benim için tam bir eğitim oldu. Yanımda ne götürmeliyim, nelere dikkat etmeliyim, nasıl davranmalıyım hepsini orada öğrendim. Seyahatin insanı güzelleştirdiğini anladım. Kitaplara gelince ülkede yapılacakları değil ülkenin ruhunu anlatır. Böylesine az rastlanır


Güney Amerika'yı gezip bunu okumayan var mı?  Yol herkesi daha iyi yapıyor da işte bir tane Che çıkıyor...... 


Filmi de varmış galiba. Pek meşhurmuş. Ben hiiiiiç bilmiyordum.  Hayaller, gerçekler, olağanüstü olaylar, tutku, baskı ve en önemlisi yemekle Meksika'nın tüm ruhunu yakalamış bana kalırsa. Her bölüm başında da bir tarif var... Yolda bir yerlerde bıraktım bunu da diğer kitaplar gibi. Dominik'te, arkadaşımın üvey annesinin kütüphanesinden almıştım. Bana  "istediğini seç" diye açık kart vermişti, bunun renklerini beğenmiştim... (Benden cacık olmaz işte bu yüzden)




Arequipa'da Türk kebapçısının yanındaki kitapçıdan almıştım. 10 sayfası eksik çıktı. Ah be Peru! Beni yine kazıkladın. Bir İngiliz'in Peru'ya yerleşmesini anlatıyor. Herkesle ama en çok kendisiyle dalga geçiyor. Şimdi arada bazı bölümler okuyup oralara geri dönüyorum. Kahkahalarla güldürmüştü beni. Bulan olursa tavsiye ederim. 


İşte bu kitap fecidir. Çocuklardan hiçbir şey almam aslında ama bunu Kamboçya'daki ilk günümde bir çocuktan aldım. O kadar düzgün bir İngilizceyle o kadar uzun konuştu ki benimle dayanamadım. Öyle dilenme anlamında değil, sohbet muhabbet şeklinde. Zeki çocuk, çözdü beni.  Umarım kötülük yapmamışdır bunu alarak. Sonrası? Sonrası bitmek bilmeyen gözyaşları... Kızıl Kmerleri minicik bir kız çocuğunun gözünden okuyorsunuz. Ardından o "Killing Field"lerde yürüyorsunuz, o insanların gözlerine bakıyorsunuz... Okurken ağlama garantili.  

10) Shantaram - Gregory David Roberts

Hindistan'a gidip bunu okumayanı dövüyorlar bildiğim kadarıyla. Türkçe çevirisi de var. 1000 sayfa kitap... Şöyle söyleyeyim bu kitabı severseniz Hindistan'ı kesinlikle çok seversiniz.  Aklımda oradan cümleler dalgalanıyor halen. Sistem, aşk, suç gibi kavramları da kafanızda oynatıp başka yerlere yerleştiriyor. Ha 1000 sayfaya gerek var mıydı, ondan emin değilim. Bu arada kitabı hapiste yazmış Gregory ve gardiyanlar 2 kere yok etmişler. Helal olsun gerçekten. 

Gördüğünüz gibi pek orijinal bir liste değil benimki. Sizin bana tavsiyeleriniz var mı?






Thursday, 3 January 2013

Yeni Dünya Turu Planım - Mikroülkeler

Yeni bir dünya turu planı yapıyorum. Bu sefer amacım dünyadaki mikroülkeleri ziyaret etmek olacak. Katılmak veya sponsor olmak isteyenlere ödev: Şu belgeseli izleyin.


Eğer şanslıysak ülkeler arası görüşmelere, törenlere, hatta füze fırlatımlarına bile rastlayabiliriz...


Sonra da bu BBC belgesel dizisini izleyip kendi ülkemizi kurma konusunda fikirler üreteceğiz. Şimdiden anlaşalım

1) Ben kraliçe olacağım
2) Kuzey Kore'den alışveriş yapmayacağız
3) En azından ilk ülkemizi dünya üzerinde olacak


Wednesday, 2 January 2013

80'li Gezginler Üstündeki Barış Manço Etkisi

Uzun zamandır aklımda, Google doolelayınca geri kalmayayım dedim.. Ama yalan dolan yazmak istemiyorum, evde oturup da bir kere Barış Manço'nun şarkılarını dinlemişliğim yok... Çoğunu ezbere bilirim, ayrı. Hiçbir zaman hayranı olmadım, hakkında söylenenlerle de pek ilgilenmedim...Hatta bu durumu dillendirdiğimde çok kınandığım olmuştur...

Neyse kendisinin değerini dünyayı turlamaya başlayınca anladım. Biz küçükken youtube mu vardı ki dünyanın her tarafından görüntüler izleyelim? Pazar günleri 7'den 77'ye başlayacak diye ekrana yapışıyorduk. Ne derse inandık. Her ekvator çizgisine giden şu su deneyini yapar bir kere... (Ve bir türlü olmaz, ama yine de inatla denenir)



Japonya'ya geçtiğimi duyan arkadaşlarımın ilk isteği  "Barış Manço'yu tanıyorlar mıymış sor" oldu. Ondan sonra düşündüm, bu "gitme" isteğimin altında milyon neden yatıyor olabilir ancak o programlardan kafama kazınmış görüntülerin de payı olmalı. Söylediklerinin ne kadarı doğruydu ne kadarı yanlıştı pek önemi yokmuş gibi geliyor bana. Aklımda bilgi olarak bir şey kalmamış zaten ama merakımı körüklediği kesin.

Sonra Meksika'dayız. (Hep de Meksika'ya bağlanıyor laf. Maya olayları da bitti halbuki.) Bir kafede Yunanca ve Türkçe aynı/benzer kelimeleri konuşuyoruz. Konu Domates Biber Patlıcan'a bağlanıyor.. Portekizli arkadaşımız Frida'nın evinin yanında kahvaltı ederken bunu ezberleyip söylüyor. Dünya Barış Manço'nun etrafında minyatürleşiyor.


video

Sonuç olarak elimde kesin olduğunu bildiğim tek bir denklem var

Barış Manço = Başarı

Huzur içinde yatsın...

Tuesday, 1 January 2013

2013 Ocak Falı

3 Ocak senenin ilk iş günü, "Yılbaşında ne yaptınız?" muhabbetleri sonrası ekrana boş boş bakarken "Ben bu muyum?" diye düşüneceksiniz


Olmadığınıza dair kendinizi ikna etmek için çeşitli otel sitelerinde vakit geçireceksiniz.

7 Ocak itibariyle en çok dinlediğiniz parça bu olacak


14 Ocak'ta "DEĞİŞİKLİİİK" diye bağıracaksınız...

17 Ocak civarı delirmek isteyeceksiniz...



Yemeyecek... Şahsen izlerken altıma yaptım.  Kendinize küfrederken 2013 için aldığınız kararların hiçbirini uygulamadığınızı fark edeceksiniz. "Bir şeyler yapmak gerek" diyeceksiniz. Bu en çok tekrar ettiğiniz cümle olacak. 30 günlük küre gireceksiniz


20 Ocak itibariyle kürden çıkmaya karar vereceksiniz.

25'ine kadar kafanızı bir yerlere vuracaksınız.

26'sında bir rakı balık sofrasında herkesin sizin gibi olduğunu görüp sevineceksiniz. "Her sene böyle oluyor yav, salıver hayatı gitsin" diyeceksiniz.

29'unda hayatı salmamış olacaksınız ama gün sadece normal gözükecek.

31'inde yılın "ilk" ayını geride bırakıp üstüne sade kahve içeceksiniz

Ukalaca mı oldu? 2012'ye kadarki kendimi yazdım aslında.  Bu sene de ayın 31'inde samimi şekilde Ocak ayımı anlatacağım. (Artık okuyucu sayım 1'e falan iner herhalde. Yine de kendimi motive etmek için iyi bir yol olacağına karar verdim.) Bakalım ayım bundan iyi mi yoksa kötü mü olacak?... Yoksa her yol aynı kapıya mı çıkıyor?