Wednesday, 27 February 2013

Beynimin Mor Tırnaklarıma Oyunu

Bu yolda yürürken inanılmaz bir acı çekiyordum. Trekking ayakkabılarını kaybetmeyi başarmış ilk gezgin olarak yeni aldıklarımı da küçük seçmeyi becermiştim.

Tırnaklarım mosmor olmuş, haberim yok.

Birkaç ay öncesinde sakatladığım ayak bileğim de ağrımaya başlamıştı.

Bir de üstüne nasıl bir sıcak... Ve elimde boş bir su şişesi...

Şimdi bu fotoğrafa bakınca gözümden gelen acı dolu yaşları hatırlayamıyorum. Hatırlıyorum da sanki kendime dışarıdan bakmışım gibi. O acı beni nasıl etkiliyordu hiçbir fikrim yok. 

İçinde yürüdüğüm yeşilin tonundan ve tepelerin şeklinden nefesimin kesildiğini hatırlıyorum ama. Machu Picchu'nun gizemi beni Indiana Jones havasına sokmuştu. O heyecana dönüyorum. 

Acıyı ve mutluluğu kafamda aynı anda yaşamış olmalıyım. Bedenimin yaşadıklarını beynim kaydetmemiş, geriye merak ve huzur kalmış.

Bu hafızamın bir oyunu mu? Bilmiyorum. Ama yolculuğun tüm büyüsü burada gizli bence.

O gün orada yürümemem karşılığında 1 milyon dolar teklif etselerdi kabul etmezdim. (Daha neler) Ama 5000 dolar yerine mor tırnaklarımı seçerdim. 

Ciddiyim. 

Ya da 1000...


Tuesday, 26 February 2013

Özleme Bağlı Yemek Alışkanlığı

Üstünüze afiyet yemek yemeyi çok seviyorum. Yolculuğa çıktığım zaman da hem bütçemin hem zamanımın önemli bir kısmını bu işe ayırıyorum. Eh damak tadımın da artık az biraz gelişmiş olduğunu düşünüyorum. Bunları söylüyorum ki şimdi yazacaklarımdan dolayı beni kınamayın... Benim özleme bağlı yemek alışkanlığım mevcut. Ve bunu gidermek için hep aynı şeyleri yiyorum.

Evin yakınında gurme market var bir tane ithal ürünlerin bulunduğu. Sanıyorum benim deli olduğumu düşünüyorlar. Gittiğimde 20 metrekarelik yerde  1 saat geçirip minicik bir şey alıp çıkıyorum. 5 dakikası alışveriş, geri kalan süredeyse eskiye dönüyorum.

Belçika günlerimi özlediğimde bir Leffe içiyorum, sakinleşiyorum. Bu en kolayı. İtalya gözümde tüttüğünde gnocchi alıyorum. Soğan, sarımsak, az miktarda şeker ve kremayı tavada çevirip içine haşlanmış gnocchileri atıyorum ve afiyetle yiyorum. İtalya'daki ev arkadaşım bunu yapardı bize ara ara. Milyon şey yerdik ama bunun tadını arıyorum. Belki karbonhidrat bombası bir yatıştırıcı olduğundandır... İngiltere'yi söyleyeceğim ama çok ayıplayacaksınız. Konservede ketçaplı fasulye satılıyor. Sabah kahvaltıda tüketiyorlar, tatlı bir şey. Onun yanına da sirkeli patates kızartması yapıyorum. (Evet bütün gurmeler şu noktada blogumu kapattılar sanırıım) Mutlu oluyorum.



Bu ülkelerde 6 ayla 1,5 sene arası bulundum. Gelelim 6 seneye yakın kaldığım Fransa'ya. Bu işte o kadar garip ki... Peynir delisi bir ailenin çocuğu olarak ben hiçbir zaman peynir yemedim. Yiyemedim. Babam gizli bir alerjim olduğunu düşünüyor, bazıları küçükken bir travma geçirmiş olduğumu söylüyor, kimisi Ürdün'de büyüdüğüm için "Orada peynir mi yoktu?" diye soruyor ama bu herkese bir dert oluyor. Eminim beni şu şekilde tanımlayan insanlar vardır. "Duygu: Peynir sevmeyen garip insan." Ve işte Fransa'yı özlediğimde ben gidip gurme marketin peynir reyonunu inceliyorum. Bütün peynirlere bakıyorum. Koku hiç hoşuma gitmiyor, hiç de bir şey almıyorum.

Paketli olanların hepsine dokunuyorum...

Deli miyim neyim?






Monday, 25 February 2013

Kendi Hayatımızda Turist miyiz?

The point is: his life was not centered around the place where he lived. His house was just one of the stopping places in a restless, unmoored existence, and this lack of center had the effect of turning him into a perpetual outsider, a tourist of his own life. You never had the feeling that he could be located.


Paul Auster - The Invention of Solitude (Yalnızlığın Keşfi)

Durup durup aynı paragrafı okuyorum. Sanıyorum en büyük korkularımdan birini dile getirdiği için. Yine de kendi hayatımızda turist olmak tutsak olmaktan daha iyi değil mi? Başka bir yol var mı, onu da bilmiyorum. 

Sunday, 24 February 2013

Bir Pazar Boğaz'da

Kış ayının güneşli bir Pazar günü. Tüm İstanbul boğaza dökülmüş günlük hayatından sıyrılmaya çalışıyor. Bir terasta oturuyoruz, deniz manzaramız var da bakmıyoruz. Ciddi konulardan konuşup hayallere dalıyoruz. Huzurluyuz. Benim içimden aşağıda yürüyen insanların kafasına kuruyemiş atıp saklanmak geçiyor. Allah akıl fikir versin. Bundan 30 sene sonra da böyle olacak mıyım?

Ve güneş batıyor. Sabah giyilen ceketler rüzgara karşı yetersiz kalmış olmalı ki Ortaköy'den Bebek'e doğru yürürken 3-5 kişiye rastlıyorum. Bu insanlar nereye gittiler, nasıl bu kadar tenhalaştı ortalık bilmiyorum. Gözlüğüm yok, ay kocaman gözüküyor. Köprüde bugün sevdiğim gibi mavi. Yanar döner olunca hiç hoşlanmıyorum. İleride bir martı ordusu, sesleri arabaları bastırıyor. Çok balık olmalı diye düşünüyorum. Önlerinde duruyorum.

Denizanası kaynıyor su.
Sonra pislik.
Sonra mehtap. 

Ve martılar delirmiş gibi saldırıyorlar. Öyle çirkin, öyle güzel bir manzara ki... 

Her şey bu kadar basit. 

İçimden kendime "Bir varsın bir yoksun, bir varsın bir yoksun, bir varsın bir yoksun" diyorum

Şimdi varız ve sonra yokuz.

Geriye sadece çirkinliğin içinden sıyırabildiğimiz anlar kalıyor.



Friday, 22 February 2013

Görmemek ve Elma Ağaçları

Geçen gün Facebook'ta bir arkadaşım gözünün çok bozuk olduğunu, bir operasyon geçirdiğini ve etrafını daha iyi görmeye başlayınca depresyona girdiğini yazmış. Aklıma hemen eski erkek arkadaşımın ailesi geldi. Genetik bir hastalık sonucu hepsinde küçük yaşta katarakt çıkıyordu. Kardeşi 22 yaşında ameliyat olduktan sonra uzun bir şaşkınlık dönemi geçirmişti, çok iyi hatırlıyorum. Gözü kendine gelir gelmez ilk banyoya girişinde vücudundaki sarı tüylerle karşılaşmış ve çığlığı basmıştı da ne gülmüştük. Hiç haberi yokmuş. Durup durup kollarını inceliyordu. O zamana kadar her şeyi görmek, bilmek, anlamak gerektiğine inanıyordum. Birden bunun hiç de iyi bir fikir olmadığını düşünmeye başladım. 

Bende biraz miyop bolca astigmat var. Gözlük takmadığım zamanlar hayatı çok deforme görüyorum. Karşımda güzel bir manzara varsa hep bir de gözlüğümü çıkarıp bakarım. Çirkin bir manzara varsa gözlüğü hemen atarım zaten. Sadece bana özel bir görüntüye daldığımı düşünmek beni mutlu ediyor. Gözlük takmadığım zaman Ay'ı kocaman gördüğümü de ilk defa geçen sene Brezilya'daki uzun araba yolculuğunda fark ettim. "Bu Ay neden bu kadar büyük bu memlekette????" diye arkadaşımın kafasının etini yiyordum ki bir tabelaya bakmak için gözlüğümü taktım, küçücük oldu. Sınırları çizildi. Gözlük takmayınca sağdan soldan taşıyordu ışığı. Benim Ay'ımı güzel bulmayabilirsiniz. Sorun şu ki Ay'larımız hep farklı olacak. Ve hiçbir zaman hangimizin Ay'ı daha güzel bilemeyeceğiz. 

Bu kadar içe dönük olmama, kendime dürüst davranmaya çalışmama rağmen iç gözümün de fena bozuk olduğunu çok yeni fark ettim. Ben birçok sorunumun karşımda duran bir zehirli elma sepetinden kaynaklandığını düşünürken meğer daha derinde neler olduğunu göremiyormuşum. Birden beliren gözlüklerle o elma ağaçlarına kadar gittim. Ve gördüklerimi sevmedim. O kız istenmeyen tüylerini fark etmeden önce bu konuyu hiç düşünmüyordu. Sonra durumu kabullenmek, aldırmak ya da bu konuyu kafasına takıp üzülmek arasında seçim yapması gerekti. Çünkü gördüğünüz bir şeyi bir daha görmemek diye bir seçenek yok. Gözlüğü de atsanız artık onun orada olduğunu biliyorsunuz. 

Şimdi elma ağacına sırtımı verdim oturuyorum. Belki gözlükler yanlış numaradır diye kendimi kandırmaya çalışıyorum. Arada dayanamayıp o elmalardan yiyorum. Buradan nasıl çıkacağımı da bilmiyorum.








Sunday, 17 February 2013

Superman'i Bekleyen Var Mı?

Dikkat Spoiler içerir

Halen masallara inandığım dönemlerde, ne yalan söyleyeyim, Superman'i seviyordum. Uçmasından çok, içine kapanık ve silik Clark Kent'in gizli kahraman kimliği hoşuma gidiyordu sanırım. "Ben de kahraman olabilir miyim?" umudu doluyordum. Uçamayacağımı biliyordum... Ama ya uçarsam? Çocuklar belli bir yaşa kadar gerçeklerinde hayallere kapı bırakıyorlar. Sonra o kapılar kapanıyor, kimlikler oturmaya başlıyor. Mesela kadın kimliği. Supergirl hiç tutmayan bir karakter oluyor, bize de  gökdelenin tepesinde Superman'i bekleyen kız olmak kalıyor. Tek önemli şey onun tarafından seçilmek... Daha ergenliğimin ilk dönemlerinde Lois Lane'le yakından uzaktan bir alakam olmadığını anlayıp Superman'i sevmeyi bıraktım. Amerikanya değerlerinin başıma kakıldığının farkında değilim elbet. Ve ben 14 yaşındayken en meşhur Superman, Christopher Reeve, kaza geçirip tekerlekli sandalyeye bağlı yaşamak zorunda kaldı... Bundan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Uçan adam yürüyemiyordu.

Ve işte seneler seneler sonra yine bir Superman kitabına gömülmüş buldum kendimi. It's a bird. Otobiyografik bir çizgi roman dersek yalan olmaz herhalde. Superman sevmeyen bir yazara Superman yazma teklifi geliyor ve kendi hayatında olanların paralelinde uçan adamın kimliğini irdeliyor. Sonuna kadar zevkle, hatta kitaba sarılmak istercesine okudum. SPOIILEEERRR Ama sonuna kadar. Sonunu hiç sevmedim. Kitabı kenara attım. Sonra da bu kadar büyük hayal kırıklığına uğramama çok şaşırdım. Kitabın mutlu sonra bitmesi sinirimi bozmuştu. Bu kadar mı karamsar oldum gerçekten?



Çok sevdiğim bir parça var. Waiting for a Superman. "Superman'i bekleyen herkese söyle, tutunabildikleri en iyi şekilde tutunsunlar. Superman onları bırakmadı, unutmadı, ya da ona benzer bir şey olmadı. Sadece Güneş Superman'in kaldırabilmesi için çok ağır"




İyi haftalar...



Tuesday, 12 February 2013

Kedi Yılı

Evet Çin yeni yılına girdik. Ben bu işlerden pek anlamam ama bu sene yılan yılıymış ve ben maymun olduğum için çok afedersiniz boku yemişim. Ondan  pek de şüphem yok zaten. Bunları düşünürken birden yol şarkıları listemde çok sevdiğim bir parçayı unuttuğumu fark ettim. Year of Cat - Al Stewart.




Parça yolda karşılaşılan gizemli bir kadın üzerine. Brezilya'da arkadaşımla yaptığımız birkaç bin kilometre boyunca bilmiyorum kaç kere dönüp durdu bu şarkı. Ve biz bir türlü "cat" kelimesini anlayamıyorduk. O yüzden parça başladığı anda pürdikkat dinlemeye başlıyorduk. En sonunda bir gün internetimiz varken bakmayı akıl ettik de aydınlandık. Sonra ben hemen "ne saçma şey" diye başladım tabii araştırmalarıma. Çin astrolojisinde kedi yılı diye bir yıl yok. Kaplan var. Neden kedi olsun diye soracaksınız haklı olarak. Bilmiyorum ama bu konuda çeşitli efsaneler mevcut. Buda hayvanlara yarın gelin her birinize bir yıl vereceğim demiş (Hediyeye bak). Kedi bunu duyunca arkadaşı fareye "Gel kanka beraber gidelim" diye haber vermiş. Bunlar Budist hayvanlar o yüzden birbirlerini yemiyorlar. Ancak fare biraz çakalmış. "Parti yarın değil ki bir gün sonra" demiş bir hikayeye göre. Diğer bir hikayeye göre de fare uykucu ve tembel kediyi uyandırmamış. Neyse sonuç olarak bizim kedi Buda'nın huzuruna çıkmadığından senesi de olmamış. Year of Cat olmayan bir sene. 12 yılda bir geldiğine ve şans getirdiğine inananlar da var. Bilemiyorum.

Tek bildiğim parçayı en çok dinlediğim zamanlarda ben kedi yılımdaymışım, anlamamışım.


"These days, she says, I feel my life
Just like a river running through

The year of the cat"





Sunday, 10 February 2013

Yolculula Çıkmadan Önce İzlenMEMEsi Gereken Filmler

Eveet yine bir Pazar, yine bir liste. Pazar listesi şeklinde bir düzene mi soksam acaba bu işi? Yolculuğa çıkmadan önce izlenMEMEsi gereken filmlerden seçmelerle karşınızdayım bu sefer...


  • Impossible


Gerçek olaydan uyarlanmış olması hiç hoş değil bir kere. 2004'te Tayland'da tatilde olan bir ailenin tsunamiye yakalanışı. Ben zaten rüyamda bir bunu bir de lavlar altında kalmayı çok görürüm. İzlemeseydim iyiydi...


  • Alive


Yine gerçek bir olaydan uyarlama. En çok bunlar ürkütüyor zaten. And dağlarına düşen bir uçak ve birbirlerini yiyen insanlarla ilgili bildiğiniz üzere. Geçenlerde kuzenimle Afrika yolculuk planları yaparken bu konuyu bolca gündeme getirdik. Kendisi söz verdi, böyle bir durum olursa ilk önce diğer yolcuları, sonra beni yiyecek :S


  • Hostel


Biliyorum, biliyorum pek başarılı bir korku filmi değil. Amsterdam'daki 3 turist "çok taş hatunlar var" yalanına kanıp Slovakya'da bir hostele gidiyorlar ve başlarına gelmeyen kalmıyor. Buradan çıkarmamız gereken sonuç her şeker tutana güvenmemek. Ben Belçika'da çalışırken bu filmi "bu ne beeee" şeklinde izlemiş, sonra Ardennes bölgesinde (ormanlık bölge) 10 kişi bir ev kiralamıştık. Aktivite olarak da terk edilmiş bir şatoyu ziyarete gitmiştik. Anlayacağınız özel mülke girmiş olduk heyecan olsun diye (Şaka anne, dikkat çeksin diye yazıyorum) Sonra biz orada deli deli dolanırken gençlerin bir takım oyunlar oynadıklarına dair izler bulmuş ve aniden beliren garip adamlar tarafından kovulmuştuk. Adamları görünce de hepimiz nereye saklanacağımızı şaşırmış ve aynı ağacın arkasına doluşmuştuk. Bizden iyi kurban olamazdı herhalde. Oradan uzaklaşırken hep bu filmi hatırlayıp "ehe ehe ne komik" demiş ama içten içe de "sıçtık galiba" şeklinde ürkmüştük. Ardından kendimizi Belçika biralarına vermiştik de rahatlamıştık. Gençlik işte.


  • Psycho


Bu bence feci bir korku filmi. İzleyeli seneler seneler olmuş,  tam hatırlayamıyorum. Aklımda kalanlar esas kadının araba yolculuğu sırasında bir otele girmesi ve duş sahnesi. Yaşım 12-13 civarıydı tahmin ediyorum, annemlerden gizli gece izlemiştim. TRT1'de korku filmi mi oluyordu düzenli acaba? Hatırlamıyorum. Ama korku filmi dağarcığım çok gelişmişti o sıralar. (Şaka anne) Neyse bu duş sahnesi 10 sene boyunca banyoya girer girmez etrafı kontrol etmeme neden olmuştur. Neyse ki tek başıma gezerken aklıma gelmedi valla, şimdi düşündüm, korktum yine. Bir banyoya bakıp geliyorum.


  • Blair Witch Project



Bu aslında klasik bir Amerikan korku filmi: Gençler ve kamp. Sanıyorum ki el kamerasıyla çekildiği için böyle başarılı oldu. Eğer ecnebi bir memlekette batılı dostlarla dağda bayırda uyuyacaksanız bunu mutlaka izleyin. Çünkü bütün geyikler bu film üzerinde dönüyor. İzlenmemesi gereken filmler listesine koyup da izleyin demem iyi oldu.


  • Touristas


Birtur blogumu takip edenler bilirler, en büyük geyiğim organ mafyasının eline düşmektir. Bu filmde organ morgan kalmıyor arkadaşlar. Saçmasalak bir film bana sorarsanız ama işte beni çok hassas noktamdan vuruyor.


  • Transsiberian



Transsibirya planlarımı yaptığımı duyan bana bu filmi söylüyor. İzlemeyeceğiiiim. Bu böyle bilinsin. (Ama azıcık bir kısmına bakmış olabilirim.) Şirin suratlar arkasında yatan pis işler... Ama film bunlar tabii... (Kendimi teselli)

  • Midnight Express


Türkiye çok tehlikeli arkadaşlar. Dikkat edin hapse girmeyin. Uyuşturucu sağlığa zararlı. 

Daha çok film vardır tabii de, izlenMEMEsi gerektiği için izlemiyorum. Bir film vardı, kızcağız tek başına bir adaya düşüyordu ve bacağından kurtlar çıkıyordu. Başarılıydı ama adını hatırlamıyorum.  Otostop ve uçak filmleri say say tükenmez... Ancak "Amman Duygu bak şunu sakıııın izleME dediğiniz filmler varsa paylaşınız lütfen...




Sunday, 3 February 2013

Paris'e Gitmeden İzlenesi 10 Film

Yol filmlerinden sonra Filmler ve Şehirler diye yeni bir blog yazısı yazmaya niyetlenmiştim. Ancak bazı şehirler için sıralamak istediğim çok film var. Özellikle gideceğiniz yerde kısa süre kalacak ve o müzeden bu müzeye koşacaksanız şehrin ruhunu anlayabilmek bakımından faydalı olabilir diye düşünüyorum.

Ve ilk şehrimiz Paris. Tercih sırasına göre numaralandırmadım.

1) Gainsbourg: La vie heroique (Kahramanca bir hayat)

Bu filmden başlamamın nedeni biraz önce izlemiş ve "Şimdi Paris'te olmak vardı" demiş olmam. Gainsbourg'u bilmeden Fransa anlaşılamaz bence. Kendisi bizim ülkemizde Bridget Bardot ve Jane Birkin'le beraber olmuş çirkin ve karizmatik adam olarak bilinir. Benim ilk Fransa'ya gittiğimde duyduğum anekdot ise 500 Frank'ı canlı yayında yakması olmuştu. Fransızlar ya kendisine tapar ya nefret ederler. Ama herkesin bir fikri vardır. Filme gelecek olursak animasyon kullanıldığı için ayrıca hoşuma gitti. Gainsbourg'un "şeytan" kişiliğinin kendinden ayrılarak yanında dolanması da onu sempatik yapmış. Çok bencil, çok adi olmasına karşı sıra dışılığına ve başkaldırılarına hayranlık durmadan yapamıyorum. 1-2 parçasını da çok seviyorum.

2) Amelie

Bu film bir tane zaten. Bir daha, bir daha izlerim. Paris'teki yalnızlığı, aslında tüm büyük şehirlerdeki yalnızlığı ne güzel verir. Paris'in en güzel yerlerinde dolanıyor bir de bu Amelie, arkada da Yann Tiersen'in muhteşem müzikleri. Hayaller alemine dalmak için ideal. O seyahate çıkan bahçe cücesi de beni ayrıca etkilemişti. İzlememiş kimse kalmamıştır herhalde ama kaldıysa, lütfen izlesin.



3) Un Coeur en Hiver (Ayazda Bir Yürek)

İlk Fransaya gittiğimde 20 kelimelik Frasızcamla izlemiştim bu filmi. Hiç sıkılmadan. Daniel Auteil çok karizmatik geliyor bana. Özellikle sesi ve konuşma biçimi. Paris ve aşk... Zaten o şehre tüm gitme isteği de bundan değil mi?

4) Mavi - Üç renk serisinden

Krzysztof Kieślowski'nin Üç renk serisinden. Filmelerin üçünü de izlemenizi şiddetle öneririm. Bu en intiharlık olanı.. Bir de o müzikler iliğinize kadar işliyor ve Juliette Binoche inanılmaz bir performans sergiliyor.

5) Moulin Rouge

Biraz hareketlenelim, bileğimizi kesmeyelim. Müzikal filmlerden çok hoşlanmam aslında ama bu çok başarılı. Eğlencelik... Üniversitedeyken bunu milyon kez izleyip arkadaşlarımla isimleri değiştirmişliğimiz, evin ortasında bağıra çağıra şarkıları söylemişliğimiz var.



6) Midnight in Paris

Woody Allen'ın kesinlikle en sevdiğim filmi değil. Yine de Paris'i anlatışı açısından buraya eklemezsek ayıp olur. Zamanda yolculuk ve rüyalar...

7) Before Sunset

Before Sunrise'a neden gıcık olduğumu anlatmıştım. Buna da deli gibi bayılmamıştım. Ama Paris sokaklarında  ne güzel dolanıyorlar... Bir de şu parçayı pek çok seviyorum itiraf etmek gerekirse...



8) Le Diner de Cons (Aptallar Yemeği)

Alt yazı bulmakta zorlanmayacağınız, Fransızları anlamak için çok gerekli olan bir film. Paris'te mi geçiyor bilmiyorum (hatırlamıyorum) ama zaten ana mekan yemek salonu. İlk Fransa'ya gittiğimde yabancı öğrenciler için akademik yazım/sunum dersi alıyordum. 4 ay boyunca bize 2 şeyi öğretmeye çalıştılar. 1) Gramerle oynayarak nasıl kimsenin itiraz edemeyeceği cümleler kurabiliriz - Bir şey demeden bir çok şey söyleme sanatı. 2)Kötü olmak, dalga geçmek, lafı yapıştırmak, bunlar hayranlık kazandırır. Sessiz kenarda oturan iyilik melekleri geri zekalı damgası yer. Dolayısıyla hep alaycı olmak gerekir. Bu film de tam bunun üzerine. Hem de Fransızların espri anlayışını çözmek için birebir.

9) Paris, Je t'aime (Paris Seni Seviyorum)

20 yönetmenin 5 dakikalık filmlerinden oluşuyor. Hepsini sevmiyoruz, kabul, ama gitmeden önce izliyoruz... Bir de itiraf;  izlerken "Ayyy Parisss" dediğimi çok iyi hatırlıyorum ama aklımda pek bir şey de kalmamış.

 10) La vie en Rose (Pembe Hayat)

Haydi Edith Piaf biyografisiyle bitirelim... Zaten alttaki parçayı bu sene doğum günü parçam yaptım. Hiçbir şeyden pişmaaan değiliiim Rien de rieeeen















Saturday, 2 February 2013

2 Şubat

1 sene önce bugün bunu yazdım: Haydi Bismillah

2012'yi bitirirken de bunu: Özetle 2012

Ve biliyor musunuz 3 gün önce buraya çok acıklı şeyler yazabilirdim. 3 gün sonra çok acıklı şeyler yazabilirim. Ama şu anda uzun zamandır kaybettiğim sakinliğimi yeniden bulmuş gibiyim. İçimdeki fırtınaları susturabiliyorum.

1 sene önce bugün, bilinmeyene balıklama atlamanın heyecanı içindeydim. Bilinmeyenden ne çok şey ummuşum... Ve 1 sene önce yarın, anın içinde kaybolmuştum.

20 gün Hindistan'da kalan kuzenim "şimdi nasıl hissettiğini anlıyorum" dedi bana bugün. Rahatladım.

Ve yine bugün, kalabalık bir partinin arkasından fazlaca sessiz kalmış evde bulaşıkları yıkarken, arkadaşım "Duygu çabuk gel" diye heyecanla bağırınca, kendime verdiğim sözlerden ne kadar koptuğumu anladım. Yolculuk sırasında güneşin batışını ve doğuşunu hayatımın merkezi yapmıştım. Geldiğimden beri kaç kere izledim sahi? "Duygu çabuk gel gökyüzü muhteşem!"



Brezilya'da yaptığım uzun araba yolculuklarında gökyüzünün rengi hep çok farklı bir pembe gibi geliyordu bana. Arkadaşıma "Burada güneş başka batıyor sanki, bir açıklaması olabilir mi?" diye sorup duruyordum. Bugün gökyüzüne bakarken onu düşündüm... Bundan sonraki hedefim haftada bir güneşi batırmak. Ve uzaklara gidemesem de (ama detaylı gitme planları içindeyim) hareket halinde olmak. Bir de susuzluğum tavan yapınca serap olduğunu bildiğim göllere koşmasam iyi olur tabii...

Neyse işte. Bugün benim doğum günümdü. Yaşım bir aydaki gün sayısı geçti ama şu tesadüfü sevdiğim için bu yaşımı da sevmeye çalışacağım: 32 yılda 32 ülke. Ama önemli olan sağlık.