Sunday, 17 March 2013

En Beğendiğim 10 Konser

Eveet listelere geri dönelim.

Leonard Cohen 

Bilmiyorum açıklamaya gerek var mı? Zaten parçalarına tapıyorum, üstüne bir de nasıl kibar, nasıl kadın ruhuna dokunmasını biliyor... Konserine gittikten sonra kendim de dahil herkes öküz gelmeye başlamıştı bana. Uzun ömürler diliyorum kendisine. Zaten 3 blog yazımdan birinde kendisini övüyorum sanırım.




Madness

Daha önce duyduğunuz bir grup mu bilmiyorum. Meşhur birkaç parçaları var, zaten sanırım toplamda da birkaç parçaları var. Belçika'da minik bir festival kapsamında gidip görmüştük. Bu kesinlikle hayatımda en çok eğlendiğim konser oldu.


Rammstein

Bu adamlar zırdeli. Sahnede oldukları süre boyunca ağzımı kapadığımı sanmıyorum. Her an yanıp öleceğiz diye biraz paniklemiş olabilirim sadece. Bir de komik anı anlatayım. Seul'de karaoke bara gitmiştik. Parçaları söyledikten sonra 10 üzerinden not veriyordu alet. Ben hep rezil sesimle 3-4 alıyordum. Bilin bakalım tek 7 puanımı hangi parçayla aldım? Du Hast! Ve hiç Almanca bilmiyorum.


Caravan Palace

Saf mutluluk...



Rufus Wainwright

Rufus'un da sesini, şarkılarını falan çok seviyorum ama sahnesi gerçekten inanılmaz. Neredeyse kabare havasında geçiyor konseri. İnsanın bir gözü doluyor, bir kahkahalara boğuluyor... Sonra bir de bakmışsınız fileli çorapları geçirmiş kankan dansı yapıyor.



Travis

Canım Travis, belki şarkılarının sözlerini ezbere bildiğimden bu kadar sevdim...



Radiohead

Radiohead'e bir festival kapsamında gitmiştim. İnanılmaz soğuktu, yağmur yağmıştı ve çamur içindeydik. Dayanamayacağım, düşüp öleceğim gibi gelmişti başlamadan önce. Sonrası şiir gibi...



Gonzales

Gonzales'in kim olduğunu bile bilmiyordum. Bir Feist konseri öncesi çıkmıştı. Kendisi piyanist, biz ayakta bir grup insan... Oturmak isteriz diye düşünürsünüz değil mi? Seyirciyi o kadar güzel katıyor ki şovuna, sanki hep beraber çaldık adamla. Çok sempatik, çok yetenekli.



Bobby Mcferrin

Adam zaten dünyada tek bence, bir de üstüne doğaçlama parçalar söylenen, insanların katıldığı, mutluluk hapı gibi bir konser sunuyor...   Don't worry, be happy... Kanada'da beni yedirip içirip gezdiren Suna ailesi bir de bana hayatımın en güzel konserlerinden birini hediye etmişti. Böyle arkadaşlarım olduğu için bir daha, bir daha dünyayı turlayasım geliyor işte. (Şaka yaptım, korkmayın) Yalnız bu konserin şöyle kötü bir etkisi var, sizi içinizde bir sanatçı olduğuna inandırıyor ve eve gidince bağıra çağıra müzik yapmak istiyorsunuz.. Çevredekiler rahatsız olabilirler.



The Cure

Bu adam kaç yaşında, insan nasıl 3 saate yakın ara vermeden sahnede kalır biri bana açıklasın? Ne kullanıyor bilmiyorum ama helal olsun!


Bakalım kimleri unuttum?





Böyle Bir Pazar

Böyle bir Pazar yürüyüşünün ardından




Şöyle bir müzik eşliğinde




Nelerin eksik olduğunu düşünmek, upuzun bir tren yolculuğu düşlemek ve beni üzüp durduğu için bir türlü ilerleyemediğim kitabın kapağını incelemek arasında kalmışken aklıma geldi.

Böceklerin en felaketini yiyeli tam bir sene olmuş.


İpek böceği.

Garip garip şeyler yiyesim var.

Ve şu an evde yalnız olmama rağmen battaniyenin altında görünmez olasım...




...derken arkadaşım arkadaşım aradı. Balkabaklı tart yapmış.

mmm...












Monday, 11 March 2013

Venedik İçin Bütçe Dostu Öneriler

Geçen kahve falımda gondol çıkınca aklıma geldi, Venedik'in turist karmaşasından biraz uzaklaşmak isteyenlere bütçe dostu birkaç sır vereyim dedim.

Öncelikle şehrin şu morla işaretli olan üniversite bölgesine gidelim





  • Tonolo'da lokmalık tatlılardan yiyin. Sıra olabilir, tok olabilirsiniz, aceleniz olabilir... İnanın bunların hiçbiri bahane değil. Bir tane kendiniz, bir tane de benim için...

  • Eğer açıkken yakalarsanız hemen yanındaki Chiesa di San Pantalon, San Pantalon kilisesine dalın. Eskiden giriş ücretsizdi. Sadece aydınlatma için para atmanız gerekebilir. Oturun ve kafanızı tavana dikin. Hayatımda gördüğüm en etkileyici göz yanılsamalarından biri... Hatta en etkileyicisi bile olabilir. 

  • Buradan bir köprü geçerseniz Campa Santa Margherita'ya ulaşırsınız. Etrafta akşam da takılabileceğiz barlar göreceksiniz. Hava güzelse teraslarında öğrenciler ve Venedik'in entellektüelleriyle beraber kahve, muhallebi kıvamında sıcak çikolata ya da spritz (beyaz şarap + campari ya da aperolle yapılan bir venedik içkisi) içebilirsiniz. Satılan dilim pizzalarla meydanda karnınızı doyurup naktinizi başka aktivitelere saklayabilirsiniz. Ayrıca gençlerle kaynaşıp şehirde ne olup bittiğini öğrenmek için de iyi bir seçim. 





  • Tamam şimdi buralardan uzaklaşalım. Size meşhur San Marco meydanının en güzel olduğu zamanı söyleyeyim . Sabahın 4'ü. Venedik karnaval dışında çok geç uyuyan bir şehir değil. Sokaklar ıssızlaştıktan sonra yapacağınız bir yürüyüş, hem gizemli bir cinayet vakasının peşinden gidiyormuşunuz gibi tüylerinizi ürpertecek, hem de şehrin sahibiymişsiniz gibi hissettirecek size.  Kimsenin olmadığı bu saatlerde toplanmamış sandalyelerden birine oturup meydanın ihtişamını içinize çekmenizi şiddetle öneririm. 

  • Gondola paranız yetmiyorsa dolmuş gondol olan traghettolara binin. Yolculuk 2 dakika sürüyor ama çok daha eğlenceli. Durak yerlerini otelinize ya da hostelinize sorup öğrenebilirsiniz. 

  • Mutlaka vaporettoya (vapur) atlayın. İstanbul'a gelmiş de vapura binmemiş birine ne gözle bakarsınız? Bunu yapmazsanız işte, ondan da beter bir duruma düşersiniz... Biletsiz binme çalışması yapan arkadaşlara bir önerim yok. Yakalanırsanız fena cezası var ama. 

  • Biraz turist bölgesinden çıktınız mı götürdüğünüz boş şişeleri 3-4 euroya dolduran şarapçılarla karşılaşacaksınız. Göremezseniz sorun. Afiyet olsun. 

  • Tuvaletlere de o kadar para bayılmak yerine, bir kafeye girip barda bir espresso höpürdetmeniz daha karlı olabilir. Bu İtalyanlar neden oturmadan ayakta kahve içiyorlar diye aklınıza takılıyorsa eğer, daha ucuz olduğu için. Oturursanız masa parası, dışarı oturursanız bir de teras parası eklenir üzerine. 

  • Yazın jetsetin akın ettiği Lido di Venezia plajları diğer zamanlarda köpeklere ve deniz kabuğu toplayan adalılara kalıyor. Vaktiniz varsa biraz huzur toplamak için ideal... Vaporettolarla gidebilirsiniz. 

  • Bir öğleden sonra haritayı da müzeleri de bir kenara bırakın. Sadece yürüyün. Her yer için denir de Venedik kesinlikle kaybolmadan hissedilemez. Şaşırmaya da büyülenmeye de melankolinin dibine vurmaya da hazır olun... 

Bana kart atarsınız değil mi? Suların yükseldiği dönemde delirmemenizi hatırlatarak 2 de okuma önerisi ekliyorum. İyi yolculuklar!











Friday, 8 March 2013

Kadın Manzaraları - Kadın Hakkı Manzaraları

Benim gördüğüm ve çok basit örneklerden bir demet...

Nepal'de dağda yürüyoruz. Köylü adamlar var kenarda oturan.  Ayaklarımızda koca trekking botları, ölmüş, gebermişiz. Biraz sonra minik terlikleriyle tepeden inen 3 kadına rastlıyoruz. Ellerinin yüzlerinin önünde birleştirip "nameste" diyorlar. Sırtları taş yüklü.

Bangkok'ta gökdelenler arasından gidiyorum skytrain denen hızlı trenle. Karşımda bir adam, 70 küsür en az... Beyaz tenli, batılı. Yanında 18 yaşında olduğundan şüphe duyduğum bir kız. Çok üzgün bakıyor. Benden önce inecekler, kalkıyorlar. Adam kızın elini tutuyor. Kusmak istiyorum.

Belçikalı bir kız.  Eski erkek arkadaşından 2 kez dayak yemiş. Neden bırakmadın onu diyorum. Sen ki dünyada kadınla erkeğin en eşit olduğu ülkelerden birinde büyümüşsün, nasıl buna izin verirsin? İçimden geçiriyorum tabii bunu. Biliyorum ki o çok çaresiz. Ayrılıyoruz. Kafamda bu düşünce, bir zaman sonra Amsterdam'da "red light district"inin önünden geçiyorum. Camın arkasında pazarlanan kadın bedenleri.

60 yaşlarında çok okumuş ve aydın geçinen Fransız bir adam. Gözlerimin içine bakıyor ve "Duygu, kadınların yapısı yönetimde olmaya müsait değil." diyor.

Türkiye'de bir ev. 17 yaşında erkek çocuk kız kardeşinden su istiyor. Ama öyle bir sefer değil. Her sefer. Hiç mutfağa girmiyor. Kardeşi ondan hiçbir zaman su istemiyor. O babasını, amcasını, dedesini taklit ediyor. Bunu gözlemlediğimden beri hiç kimseden su isteyemiyorum.

Türkiye'de bir ev. Kalabalık. 3 yaşında bir kızın kolonya tutması isteniyor. "Hadi hizmet et". İstemiyor, oynamak istiyor. "Aa ama bak burada iki kız var, biri sensin biri Duygu". Ben 30 yaşındayım ama evli değilim ya, o yüzden. Böyle bir lafa nasıl tepki gösterilir bilemiyorum. Pek hızlı cevap veremem zaten. Cevap bekleyen de yok ya...

Arkadaşlarımdan en çok duyduğum muhabbet: "Ben senden bahsettim tanıdıklara. Bir arkadaşım dünya turuna çıktı dedim. Blogunu verdim. Çok şaşırdılar

"Aaa kız bu!" 

Duyan da dünyayı kurtardım, açlığa son verdim sanacak.  Gezmek bile erkek işi. Onu bırakın benim tek başıma seyahat etmeme en büyük tepkiyi Kanadalı 50 yaşlarında bir adam gösteriyor. Puket'e gelmişler karı koca. Devamlı soruyor "Nasıl yani? Korkmuyor musun? Korkmuyor musun?"

Peru'da 17 yaşında bir kız. İsviçreli, sapsarı. Tek başına 3 aydır Latin Amerika'da dolanıyormuş.İçe dönük, sessiz, sakin... Kıza bakınca mutlu oluyorum.

Ancak öte yandan o kadar kökten bir değişim gerekiyor ki... O yüzden işte, pek bir umudum yok.




Tuesday, 5 March 2013

Kırık Kuyruk İsimli Kaplan

Bir saatiniz varsa bugün, oturun ve izleyin (İngilizce). Kaplanları hiç sevmeseniz de, belgesellerden nefret etseniz de, yine de deneyin. Çok acımasız, çok sevgi dolu... Evini bırakıp yollara düşen bir kaplanın hikayesi.



the scent of tigers behind them is sort of gone. he just kept moving, kept moving, kind of getting into a deeper water but maybe still hoping that he could come to a place where he could settle down"

Monday, 4 March 2013

Sırt Çantama Güzelleme

Yıl: 10 sene önce bu zamanlar. Yer: Fransa'nın Besançon şehri. Kamp yapacağız, gezeceğiz hevesiyle Decathlon'a gidip sırt çantası ve çadır almıştık. Çadırı salonun ortasına kurmaktan öteye götüremedik de çantalarımızı omuzlayacak fırsatı hemen yarattık. Interrail bileti alıp İtalya ve Yunanistan üzerinden İstanbul'a gelip döndük. O gün bugündür zavallının başına gelmeyen kalmadı. Yediği tekmelerin, düştüğü çamurların, sıkıştığı bagajların  haddi hesabı yok. Ama bazen de ben otobüsün içinde sıkış tıkış giderken o tepede muhteşem dağ manzaraları içinde püfür püfür yolculuk etti.  Beni aldatmışlığı, başka sırtlarda Everest'e çıkmışlığı da var.

Benden çok gezdi, benden çok gördü, benden çok çekti.

Elimde değil, bir eşya gibi göremiyorum. Garlarda, otobüs duraklarında, havalanlarında ne kadar çok yatak, koltuk, dayanak görevi gördü bir bilseniz... Bazen çalınmasın diye, bazen de başka şansım olmadığından kendisine ne kadar çok sarılıp uyudum... Ve içinde eşyalarımı bulamayıp delirdiğimde ne kadar çok küfrettim...

2 kez de sırtımdaki ağırlıkla dengemi sağlamakta zorlandığım için yere kapaklandım. Bu düşmelerimin biri Goa'da hastanede sonlandı. İyi ki düştüm. Değilse Hindistan'ın iyi niyetini kavrayamayabilirdim.

Asıl komiği çantamla yürüyen merdivende dengemi kaybedip olduğum yere çökmüşlüğüm ve geri doğrulacak gücü bulamamışlığım var.  Pek korkunç bir an. Merdivenin sonuna yaklaştığınızı görüyorsunuz. Ve tek yapabildiğiniz insanların size takılarak zincirleme düşeceğini hayal etmek. Neyse ki arkamdaki adamlar beni çantamdan tutup kaldırmışlardı.

Anılarımız say say bitmez. Herhalde çok eski olduğundan kimsede de benimkinin aynısını görmüyorum. Sanki özelmiş gibi geliyor. Benim için çok özel. Özgürlük sembolü. Bazı arkadaşlarım tipimi kaplumbağaya benzetiyorlar. Çantayı sırtıma geçirince tam oluyor, hayatımı arkamda taşımaya başlıyorum. Bir de aramızda kalsın, uğur getirdiğine inanıyorum.

İyi güzel de, teknoloji gelişti, ilim ilerledi.  Artık bir değişiklik zamanı olduğuna karar verip kullanımı daha pratik bir çanta aldım dün. Hiçbir eşyaya bu kadar manevi değer yüklememek gerek.

Hemen bir yolculuk gerek bana ki test edeyim. Planlar hazır...