Monday, 29 April 2013

Anlamsız Çığlık

Fransa'da üniversitedeyim. Son senem. Kalbim çok kırık ve rahatlamak için her akşam yazıyorum. Kimsenin okumayacağı ve benim sonra sileceğim satırlar. Bu sırada Türkçe üzerine bir seminer vermem isteniyor. Hazırlayıp gidiyorum. 

Fiil cümlenin sonundadır.  Büyük ünlü uyumunun tadından geçilmez. Sondan eklemelidir

"Bize biraz Türkçe konuşsan iyi olur" diyorlar. Ne söyleyeceğimi bilememe durumu yaşıyorum. "Haydi kızım teyzelere biraz piyano çal" benzeri bir olay... 

"Bilgisayarında Türkçe bir şey yok mu?" diye soruyorlar öyle olunca.

Var... Var ama hepsi çok özel. Öğrencilere bakıyorum. Kimsenin bir kelime anlamayacağına emin, en büyük itiraflarımın olduğu yazıyı açıyorum. Ve başlıyorum. 

Karşımda yaklaşıp 100 göz bana bakıyor. Kulakları bir takım sesler seçiyor.  Okumama hiç duygu katmıyorum. Ozon tabakası hakkında bilimsel veriler paylaşıyor havasında "Çok kötüyüm, yardım edin" diyorum. Ben de yazdığım cümleleri ilk defa duyuyorum.Ve kelimeler hiçbir beyne girmeden kaybolurken yavaş yavaş acımın anlamsızlaştığını hissediyorum. Rahatlıyorum rahatlamasına da, yalnızlığım da katlanarak büyüyor. Öğrencilerden bir tanesinin beni anlamış olmasını istiyorum.

Duruyorum. Kafamı kaldırıp etrafıma bakıyorum. Herkes çok tepkisiz. "Ne acayip dil" gibi saçma yorumlar yapılıyor. "Her taraf Türk dönerci, benim okumama mı kaldınız Türkçe duymak için" diye sinirleniyorum içimden.

Şimdi ara ara o sınıfta artık yazmadığım bir şeyleri okurken hayal ediyorum kendimi. Türkçe konuştuğumu sanıyormuşum da Fransızca çıkıyormuş aslında tüm kelimeler. Ders bitince kimse bana bir şey sormuyormuş. Sadece öğrencilerden biri gelip sarılıyormuş. 

Öyle hayal ediyorum...


Saturday, 27 April 2013

Uzunya'dan Florianapolis'e Güzel Havalar

Bugün İstanbul'dan 20 dakika dışarı çıkınca varılan Uzunya'da yürürken yine aynı şeyi düşündüm. Dünya çok küçük. Bu yeşil ve deniz beni Florianapolis'teki adalara götürdü.





Bal kaymakları demli çayla mideme doldurmuş yürüyorum ve kendimi Brezilya'da hissediyorum. Nasıl bir olaydır bu? Yeşil, deniz, tepeler... Hava... Bilemiyorum... Aynı duygu kemiklerime doldu. Acelem olmasaydı da denize düşene kadar yürüseydim dedim...

Yürümedim. Son 5 dakikalık hakkımı da ayaklarıma senenin ilk özgürlüğünü vererek geçirdim.




Herkesi bu güzel havalar mahvetsin...





Monday, 22 April 2013

Bugün 23 Nisan, Neşe Doluyor mu İnsan Olan?

Bir dakika bu tarafa bakar mısınız?

Japonya


 Bugün iyi para kazandım.

Kamboçya

Ölüm tarlalarının dibinde turistlere poz verip para istiyoruz.  Ya da şeker... 


Kamboçya

Bizim burada su yok, sinek çok. Ve bomba...


Suriye

Bizi kendi halimize bıraksanız hep güleriz aslında...


Suriye

Ve sizin pek korktuğunuz Rio'nun favelasında bile dilediğimiz gibi oynarız.


Brezilya

Ama büyüklerin dünyasına boyun eğmekten başka çaremiz yok... Şu an fotoğrafımı çekerek bana en büyük kötülüğü yapıyorsun. 


Tayland

Sen de kimsin?


Peru

Seni bilmem de ben yarı Jamaikalı, yarı Koreliyim. Bir de kimse fikrimi sormadı ama Yahova Şahidiyim. 


Kuzey Kore


Eeeeee yeter...

Kanada

Rahat bırakın bizi... Bırakın koşalım


Hindistan


Koşalım...

Hindistan




Saturday, 20 April 2013

Yıldızlara Yolculuk

(Okurken dinlemek için öneri)


Yolculuk biraz da insanın kendi küçük dünyasından çıkması demek. Öylesine kaptırıyoruz ki kendimizi günlük problemlere, o minik çevremizin ötesini düşünmüyoruz. Belki uzaktan bakıyoruz "Vah vah" diyoruz, ya da "Ay ne güzel hayat, oh valla" diye iç geçiriyoruz. Ötesiyle ilgilenmiyoruz. Sonra mahallemizden uzaklaşınca "Burada da böyle bir hayat varmış" diye şaşırıyoruz. Şehirden ayrılınca, ülkeden çıkınca, farklı kültürlere, başka kıtalara yol alınca bu farkındalık hep artıyor. Demek sadece "biz" yokuz, "onlar" da var. 

Ve sonra unutuyoruz...

Bir de hiç öyle kilometrelerce öteye gitmeden yapılabilecek bir yolculuk var. Bütün diğer yolculuklardan farklı. Biz yok, onlar yok. Artık sadece hayat ve boşluk var. Bize gereken ışık olmayan bir yer, güneşten olabildiğince uzak bir saat, aysız bir gece ve edinebiliyorsanız minik bir teleskop, hatta iyi bir dürbün bile olur. Bir de yere uzanıp hayallere dalmanızı engellemeyecek rahat kıyafetler...

İnsanın ilk gökyüzü gözlem deneyimi biraz garip oluyor aslında. Elinize bir yıldız haritası tutuşturuyorlar. "Ben daha bizim semtin krokisini anlamıyorum, bu ne?" diyorsunuz. Tepede parlayan bir sürü ışığı gösterip size bir takım isimler söylüyorlar. Yıldız kümelerinden bahsediyorlar. "Bu gördüğün ışık sana gelene kadar oooo" diye ekliyorlar, "kim bilir neler neler oldu". Geçmişe baktığınızı hatırlıyorsunuz. Zamanda yolculuk. Tüyleriniz ürperiyor. Sonra "Ne görmek istersin?" diye soruyorlar. Sizin boyutunuzda bir teleskop var yanınızda. Çok heyecanlısınız. Dersine iyi çalışmış bir örenci olarak "Orion!" diyorsunuz. Orion bir nebula ve çıplak gözle görmek mümkün. Sizin beklentiniz şöyle bir şey:


Dayıyorsunuz gözünüzü. O da ne? Hiçbir şey yok... Nokta nokta yıldız. "Ben bir şey görmüyoruum?" diye bağırıyorsunuz. Tabii sizin aklınızdaki fotoğraflar hayvan gibi teleskoplarla, çamaşır yıkayabilen fotoğraf makineleriyle ve uzuuuun süre pozlanarak çekilmiş, bir de üzerine fotoşoplanmışlar.  Sonra sabretmeyi öğreniyorsunuz. "Orion'a odaklanırsan göremezsin, başka bir noktaya odaklan" diyorlar. Bir noktaya odaklanıp etraftakileri fark etmek... 

Ve orada! Minicik bir toz bulutu. Ben öyle heyecanlanıyorum ki uzaylı gördüm sanırsınız. Sonra isimleri öğrenmeye, yıldız kümelerini tanımaya, gökyüzü hareketlerini takip etmeye başlıyorum. Merakım artıyor, benim anlayabileceğim seviyede yazılmış kitaplara dalıyorum. Artık yere uzanıp parlayan evrene baktığımda çok farklı hissediyorum. Minicik... Ben tabii bu işi abartıyorum. Bir yerden sonra "Ne kadar önemsiziz, yaşamın gerçekten bir anlamı yok" sonucuna varıyorum. Kutsal kitapları incelemeye başlıyorum. (Evet sıyırmıştım bildiğiniz) Derken imdadıma Hubert Reeves isimli bir astrofizikçi yetişiyor, ya da astro-şair.  Kitapları İngilizce ve Fransızca, Türkçe çevirisi olduğunu sanmıyorum. Onun teorisine göre senin, benim, onun değeri yok ama zekanın çok büyük önemi var. Evren başından beri kendi kendini anlamaya çalışıyor ve büyük bir ihtimalle değişik yerlerde benzer seviyede zeka formları mevcut. Sonuçta hepimiz yıldız tozuyuz ama evrenin kendini gerçekleştirmesinde şu anki son noktayız. Yolumuz ise çok uzun... Saçma mı? Bunu düşünmek beni sakinleştirip hoşuma gidiyor. 

Ve sonra unutuyorum. Bütün bunlar uzun zaman önce oluyor. O zaman yaşadığım yerden 15 dakika uzaklaşınca karanlığa erişebiliyorum. Şimdi İstanbul'da kafamı kaldırıp gökyüzüne bakmayı düşünmüyorum bile. Aklıma gelmiyor. Hep ışık. Hiçbir şey yok. Uzaklaştığım zamanlarda da yıldız kümelerinin adlarını bile hatırlayamıyorum ki M 23 benden sorulurdu.  Büyük şehirlerde yıldızları görebilseydik çok farklı olurdu gibi geliyor bana hep. 

99 depreminden sonra "O gece de amma yıldız vardı" dendiğini çok duydum. Kehanetmiş gibi. Gecenin 3'ünde şehrin elektriği gitmiş, biz sahilde toplanmışız... Karşımızda deniz, gökyüzünde sonsuz yıldız, kulaklarımızda derin bir sessizlik... Birkaç dakika önce de doğanın gücünü hatırlamış, deli gibi korkmuşuz. Kendimizi ufacık ve çaresiz hissediyoruz. Gök bize bakıyormuş gibi geliyor. Halbuki o yıldızlar hep orada... 

Biz sadece kör olduk...





Sunday, 14 April 2013

Kokusuz Kitap ve Romantik Röntgenci Gezgin

Kitap kokuları hakkındaki romantik yazımdan sonra bir adet kindle hediye edildi bana. Uzun zamandır istiyordum aslında ama yolculuklarım için. Ben yine kağıt hışırtısından vazgeçmem diyordum. Şimdi o kadar emin değilim. Yeni bir oyuncak edinmiş olmanın gazı da olabilir bu ama kendisini pek çok sevdim. Bilmediğim bir kelimenin üzerine gelince hemen anlamı çıkıyor bir de. Yabancı dilde okumak için muhteşem. Zaten Amazon.com'dan pek Türkçe kitap elde etmek mümkün değil. Hışırtıya devam bu durumda, merak etmeyelim. İçimdeki büzüşmüş romantiği de öldürmeyeceğim.

Neyse arkadaşımın eskisi bu. İçinde indirdiği kitaplar var. Bir tanesi de Paul Theroux'nun Ghost Train to the Eastern Bazaar isimli kitabı. Londra'dan Hindistan'a yaptığı bir tren yolculuğu. Aslında genç yaşta yaptığı bir yolculuğun olgunluk dönemindeki bir tekrarı. Yakın zamanda buna benzer bir planım  olduğundan ilgimi çekti. Bir de Türkiye'den geçecek Paul abi ileri sayfalarda... Komik oluyor batılıların Türkiye serüvenleri. Sayfalar geçtikçe beni kızdırır mı bilemiyorum ama pek bir beklentim olmadan başladığım kitabın ilk cümlesi "Eveeet işte bu!" dedirtti bana. Ne zamandır düşünüyorum ama yeteneksizliğimden kelimelere vuramıyorum. İlk cümleyi tam, diğer söylediklerini serbest çeviriyle aktaracağım şimdi. Hazır olun :)


Yolcuların cesur olduklarını düşünürsünüz, ancak bizim suçlu sırrımız yolculuğun zaman geçirmek için dünyadaki en tembel yollardan biri olmasıdır

Yolcu en açgözlü romantik röntgencidir; bir yandan kendi yokluğuyla dikkati üzerine çekerken bir yandan da diğer insanların özel hayatlarının içine dalar. Her yolcunun iyi gizlediği bir köşesinde kibir ve yalan söyleme hastalığı bulunur. 

Bir de seyahat edebiyatı konusu var tabii. Ona diyor ki Paul:

Evde oturup, insanlara kibar davranıp hayatla yüzleşmek çok daha zordur, ama bundan nasıl bir kitap olabilir ki? 

Sonra ekliyor..

Ama merak var

Ve yolculuğun ona nasıl hissettirdiğini anlatıyor.

Bir halüsinasyon görmek ya da rüyanın içinde olmak gibi. "Gerçek insanlar" günlük hayat koşuşturmacasının içindeyken siz, tembel ve görünmez bir şekilde, bir hayalet gibi akıp gidiyorsunuz. "Mutlak yabancı" olma durumu

Bütün bunların hepsine katılıyorum. Mutlak yabancı olmayı seviyorum. Merak ediyorum. Kalmak gitmekten çok daha zor. Romantik röntgencinin önde gideniyim. İlk defa kendime "gezgin" tanımlamasını layık bile gördüm. Bu bir cesaret işi değil. Herkes üstüne alınmasın tabii. Ama bazıları da alınsın :)

O zamaan kitapta bahsedilen ve The Doors'un en sevdiğim parçasıyla susup iyi haftalar dileyeyim size...










Wednesday, 10 April 2013

Kitap Kokusu Deneylerim

Geçen gün arkadaşım Ceyda "oku, plan yap, gidelim" diye Özcan Yurdalan'ın Atların Denizi - Moğolistan Yolculuğu kitabını verdi bana. Aldım, eve geldim, kapağını açtım ve koklamaya başladım. Eski ciltleri koklamayı sevdiğim doğru. Ama bu daha yeni baskıdan çıkmış, geçmişi olmayan kitabı neden hemen burnuma götürme ihtiyacı hissettim bilmiyorum. Belki hayal kurmama yardım etmesi, ya da bana hızlıca bir yol hissi vermesi için. Çok hızlı tükettiğimizden her şeyi, onu açıp okuyacak sabrı bulamadım kendimde sanırım. Kitap yenmez de. Deneyebilirim gerçi. Yapmayacağım şey değil. Bu arada yanlış anlamayın, okumayı çok seven bir insanım ama bugünlerde hiçbir şeye konsantre olamıyorum. Dönem dönem olur.

Neyse konumuzdan sapmayalım. Bu kitap nasıl güzel kokuyor size anlatamam. Kağıt mı, boya mı? Kokladıkça koklayasım geliyor. Manyak demezseniz, orta masaya koydum. Gelip geçip burnumu sokuyorum içine. Derken çok merak ettim. Başladım kütüphanedeki kitapları koklamaya. Eski kitapların ayrı bir durumu var tabii. İsviçreli bilim adamları kokularından yola çıkarak kitapların nasıl ortamlarda saklandığını, başlarına neler geldiğini çözmeye çalışıyorlarmış. Böylelikle daha iyi bakabileceklermiş kendilerine. Benim öyle bir derdim yok elbet. Romantik bir tutum içindeyim. Özellikle ikinci el kitaplar kimlerin elinden geçmiş, ne hayallerle veya düş kırıklıklarıyla yanlarında taşımışlar, okurken ne yemiş ne içmişler, iyi davranmışlar mı, yoksa neredeyse yalayıp yutmuşlar mı, bunları hep merak ediyorum. Hostellerde mesela, genelde "book swap" kitap değiştirme kütüphaneleri oluyor. Okuduğunuz kitabı bırakıp yenisini alıyorsunuz. Muhteşem bir şey bence. Dünyayı dolaşan kitaplar... 

Ve koklama deneyim sonunda eski kitaplar beni biraz hapşırttu. Özcan Yurdalan'ın Sarı Otobüs serisini basan  Agora yayınları çok güzel kokuyor, tavsiye ederim. Babamın ben lisedeyken Hindistan'dan getirdiği kitaplarda halen bir tütsü kokusu var. Çok ilginç. O kokuyla da ne hayaller kurmuştum...

Hiçbir duyuya benzemiyor koklamak. Ne bileyim çok eski bir sevgilinizin mesela, benzerini görürsünüz veya beraber dinlediğiniz şarkıları duyarsınız, şöyle bir aklınıza gelir, geçer. Belki halen acı çekmekteyseniz belli bir ana gidersiniz, o kadar. Ama aynı parfümü kullanan birisi 2 metre uzağınızda yürüsün direkt o insanın size verdiği duyguyu hissetmez misiniz? Kitaplar bütün bu anları emiyor işte. 

Veee en kötü kokan kitaplara gelelim. Lonely Planet'larım. Doğrusu baskıyı suçluyorum. Çok içli dışlı olmamızdan da kaynaklanıyor olabilir tabii. Çünkü kendilerine pek değer vermediğimden her yere koyup üstlerinde yemek yiyebiliyorum. Çantamda kirli çamaşırlarımla seyahat etmiş bile olabilirler. (Umarım bu cümlem işe yarar da kitaplarımı alıp sonra bir daha getirmeyenleri uzaklaştırır) Neyse yok şaka. :)

Siz de koklayın kitaplarınızı. Birkaç sene sonra bir daha koklayın. İyi okumalar...





Wednesday, 3 April 2013

Yolculuktaki Kıyafet Keşfi - Neden Giyiniyoruz?

Sırt çantasıyla uzun yolculuk yapan herkes aslında ne kadar az eşyayla yaşayabileceğini bilir öyle sanıyorum ki. Hafif olsun diye minimum kıyafet alınır, kokuncaya kadar tekrar tekrar giyilir, solar, yırtılır, dikilir... Adam olmuyorsa da atılıp yenisi alınır. Gün geçtikçe ilk başta yanınıza aldığınız kıyafet sayısını çok bulmaya, eksiltmeye başlarsınız. Bu aslında yolculukta hareket etme halinden bağımsız bambaşka bir keşif. Gerçekten neye ihtiyacımız var? Ve neden, ne için giyiniyoruz?

İlk önce kıyafetlerle olan ilişkimi anlatayım. Kendilerini seviyorum ama inanılmaz zor beğeniyorum. Ve alışveriş yapmaktan nefret ediyorum. O yüzden ya hiçbir şey almayıp yırtık pırtık dolanıyorum, ya da ilk bulduğumu kapıyorum. Anlayacağınız pek iyi giyinen biri değilim.

Ne giyeceğimi karar verirken kendime şu soruları soruyorum. (Tabii böyle bilinçli bir şekilde değil)

-Rahat mıyım?
-Fiziksel defolarım kapanmış mı?
-Seçtiğim parçalar birbirine uyumlu mu?
-Gireceğim ortama göze batmadan karışabilir miyim?

Yolculuk sırasında "Rahat mıyım?" hariç tüm sorular önemini yitiriyor sanırım. Bitli gezgin olmanın da kendi çapında bir havası var, ona kapılıp gidiyorsunuz. Ancaak...

Ancak bazen güzel giyimli insanlara bakıp çok imreniyordum. Topuklu ayakkabı falan ayda yılda bir giyerim. Topuklu giyinmek istiyordum. Süslenip püslenip bir yerlere gitmek geliyordu içimden. Kıyafetlerime sıkıntıyla bakıyordum... Hatta blogumda yazmışım, "jet set olasım var" diye...

Sonra eve döndüm. Dolapta bir yığın kıfayet. Üşeniyorum kurtulmuyorum da. Öyle duruyorlar. Ben yine aynı kıyafetleri giyiyorum. Hatta bir müddet yolda giydiklerimi giymeye devam etmiştim. Eşyalarımı düşününce bazen içimde bir ağırlık hissediyorum. Her şeyden kurtulmak istiyorum. O rahatlığı özlüyorum. "Ne giysem?" derdim olmamasını, giydiklerimi benimsemiş olmayı, kendimi iyi hissetmeyi, başkalarının düşüncesini takmamayı...

İnsan ne kadar az şeyi olursa o kadar özgür olur gibi geliyor. En azından öyle hissetmiştim.

Kılık kıyafet küçümsenecek konu değil. Bütün bunları bana düşündüren de şu blog:

http://tekelbisedeneyi.tumblr.com/



Monday, 1 April 2013

Şimdi, Hayat Seni Yaşıyor - Kyoto

Şu dünyada en huzurlu hissettiğim şehir olabilir Kyoto. "En çok sevdiğin yer neresi?" sorusuna cevap verirken aklıma gelmiyor ama bazen çok bunaldığımda kendimi orada hayal ediyorum. Bir zen bahçesinde otururken ya da en işlek caddesinde marketten aldığım suşileri yerken. Fark etmiyor. İyi geliyor.

Son günümde garın yanında pek de turistik olmayan bir tapınağa gitmiştim. Kocaman şöyle bir afiş vardı.


Şimdi, hayat seni yaşıyor.

Ne demek bu sizce? Hayat bizi yaşıyor... Çok aklıma takılınca fotoğrafını çektim. Sonra da unuttum.

Birkaç gün önce Puket'te tanıştığım Fransız bir kız ziyaretime geldi. Havalanında karşılaşmamızın 5. dakikasında "O mutlu Duygu'ya ne oldu?" dedi. Şakaya vurdum ama çok dokundu bu lafı. 

Ne oldu?

Mutsuz da değilim ki...

Bilinç garip çalışıyor. Bu cümleyi hatırladım. Ve kendime göre en sonunda bir anlam çıkarabildim sanıyorum. Ben o zaman hayatı yaşıyordum. Şimdi hayat beni yaşıyor. 

Dizginleri elime almamın zamanı...

Sizde kontrol kimde?

Bu parçayı da bir kere daha paylaşayım...