Monday, 20 May 2013

Yazı Sevmeye Çalışmak...

Ben yazı pek sevmiyorum. Derime yapışan nem, otobüsteki kokular, çabuk kesilen nefes, klimanın kuruluğu... Bugün denizde keyifli keyifli yüzerken çok mu haksızlık ediyorum dedim kendi kendime. Ve yazın güzel taraflarını bulmaca oynadım...

Papaz eriği, yeni dünya, çilek, kiraz, vişne, üzüm, kavun ve karpuz dolu bir tabağa kafamı gömmem

Güneşten baygınlık geçirdiğim anda sırtımı yavaşça okşayan serin bir rüzgar

Gökyüzü pembe olunca içtiğim buz gibi bira

"Yıldızları biliyorum" havası atmaya çalışırken donmamam

Festival sezonunun açılıp, gönüllerin saçılması

Sırt çantamın hafifliği

Çıplak ayakla dolandığım gün sayısındaki artış

Havanın geç kararması sonucu hayatımın uzadığı hissine kapılmam

Denize elimde bir dilim ekmekle girip, balıklar kemirirken kıpırdamadan durabilmem

Bana çocukluğumu hatırlatan ağustos böceği vivivivivivileri (Neden bilmiyorum)

Salata yerken kıtır kıtır ses çıkartabilmem

Ufka bakarak hayal kurma süremi uzatmam

Okuldan gelme bir alışkanlıkla hayatım tatile girmiş gibi hissetmem ve daha az üzülmem. (Eylül'de bakarız..)

İnsanlardaki gevşeme halini sevmem

Şnorkel yaparken fuşur fuşur sakinliğe dalmam

Akşam pencere açık uyumam (Hırsızsanız şaka bu)

Salaklıklarıma bahane olarak "Öf sıcaktan beynim eridi" demem







Tuesday, 14 May 2013

50 Rublenin Gizemi

Beklenen yazımı yazıyorum. Efendime söylemesi, geçen sabah dışarı çıkacağım hazırlanıyorum. Kahvemi yudumlamış, dişlerimi fırçalamışım. Bir yandan gözüme kalem çekip, bir yandan çorabımın tekini arıyorum. Havaya da güzelce saydırıyorum... Tamam şaka, bu kadar ayrıntılı anlatmayacağım. Neyse çanta değişikliği yapacağım,  tepesinde ne göreyim dersiniz?

50 Ruble... Evet 50 Rubleee


Evde garip garip paralar olduğu ve zamansız bir yerlerden fırladıkları doğrudur. (Toplasanız 10 TL etmezler) Ancak Rubleyle benim nasıl bir ilişkim olabilir...

SadeceTranssibirya planlarım var.

Yoktan var mı ettim, çok yoğun mu hayal ettim?

"Yok Duygu, birisi vermiştir"

İşte sorun da bu... Hiç hatırlamıyorum... Hiç... Alkol alınca ne yaptığını unutan insanlardan değilim, ondan çok önce midem kötüleşir. Zaten artık sadece ayran içiyorum. Herhangi bir hap kullanmıyorum. Durup dururken gelen bir hafıza kaybı mı? Bilmiyorum..

Girdim watzapa, başladım arkadaşlarımı mesajlamaya.

-Naber?
-Ne olsun valla. Senden naber?
-İyidir. Ya bir şey soracağım garip olmazsa. Ama ciddi bak
-Hayırdır, sor???
-Sen bana 50 ruble verdin mi?
-Ne 50 rublesi be?
-Ya verdin mi, vermedin mi?
-Ya neden sana 50 ruble vereyim saçmalama. Ne işim olur benim rubleyle. Sana neden vereyim?
-Hııı, oldu o zaman. Ben seni meşgul etmeyeyim. Byez

Bir yerden sonra sıkıldım, yazışmaları kısalttım. Zaten sosyal medyadan da söylendiğim için bütün bir dünya duymuştu

-Slm. Bana 50 ruble verdin mi?
-Kızım senin kesin ikinci bir hayatın var bak. Bir doktora git...

Neyse işte. Sorular, cevaplar hep aynı. Hepiniz aynısınız bunu da söyleyeyim. Ertesi gün benimle bu şekilde konuşan arkadaşlarımdan biri mesaj attı. "Düşündüm de ben vermiş olabilirim. Bana Rus arkadaşım vermişti sanırım. Ben de sana vermişimdir belki. Ama kesin değil"

Sonunu böyle bitiriyor

"Kesin değil"

Toplu bir hafıza kaybı... Ben yavaş yavaş bir şeyler hatırlıyor gibi oluyorum.

"Al senin olsun" diyor biri.
"Gerçekten mi? "diyorum.
Parayı veriyor.

Transsibirya yapmak istediğim için... Sanki...

Ama kim???

Neyse olay bundan bir adım daha aydınlanmıyor.  Arada çakal arkadaşlar "Ben verdim hihaho" gidi geyik yapıp kafamı karıştırıyorlar. Kimseye inanmamaya başlıyorum...

Herkes 50 Ruble muhabbetimden sıkılıyor. Ben onu uğur parası yapıyorum.

Hmmm yoktan var mı ettim, çok yoğun mu hayal ettim? Artık olayın aydınlanmasını da hiç istemiyorum.





Tuesday, 7 May 2013

Venedik İtirafları

Bir aksilik çıkmazsa gelecek ay bu vakitlerde Venedik'te olacağım. Daha önceki yazılarımı okuyanlar bilirler 6 ay orada yaşamışlığım var. Uzuun zaman önce. Yıl 2004-2005. Şimdi size birkaç itirafta bulunacağım...

Ben Venedik'teyken birkaç büyük sergi ve kilise dışında hiç müzeye gitmedim. Venedik'in çevresindeki adalara; Murana ve Burano'ya gitmedim. Hemen dibindeki Romeo ve Juliet şehri Verona'ya gitmedim. Öğrencilerin akın ettiği Padova'ya gitmedim. Ufuk çizgisini görebildiğim bir terastan ve Venedik'in büyülü sokaklarından bir adım dışarı çıkmak istemedim. Kıpırdamadım. Ben ki "gezmek de gezmek" diye tutturuyorum, manyak manyak yazılar yazıyorum; sanki tatlı bir rüyanın içine girmişim gibi uyanmak istemedim. Şanssızlık bu ya, yakınlarımın hepsi zor zamanlar geçiriyordu. Sevgilim uzaklarda babasının kanseriyle cebelleşiyordu... Bense kahve, yemek kokuları ve bangır bangır çalan Leonard Cohen eşliğinde; daha yeni tanıştığım ama birden her şeyim haline gelen bir grup insana sarılmış oturuyordum. Konuşup... konuşup... konuşup... susmuştuk. Öyle bangır bangır eğlenceler düşünmeyin. Partiler, deli gibi tüketilen şaraplar, kahkahalar ve güneşin altında piknikler oluyordu elbette. Ancak yağmur, çamur ve fırtına eşliğinde melankolinin dibine vurduğumuz günlerin sayısı kesinlikle daha fazlaydı. Ve bunda garip bir huzur buluyorduk. Bir daha asla bulamadığım bir huzur. Sanki bütün duygularımız ortada dolanıyordu ve birbirimizi anlayabiliyorduk. Üzüntüler serbestçe dolaşıyor ve  paylaşılıyordu. Kim kime ne zaman el uzatması gerektiğini, ne zaman çekilmesi gerektiğini biliyordu. Şimdi düşünüyorum da galiba hayatımda ilk ve son defa yalnızlık duygum kaybolmuştu. Geceleri bekleyen gemilere bakıyordum ve onların nereye gittiklerini merak etmiyordum. Saatlerce bir meydanda taşa oturup insanları izliyordum ve insanları merak etmiyordum. Her şey fazla güzeldi ve içime çektiğim nefesten başka bir şey düşünemiyordum.

Ne bencil, ne iğrenç insanmışsın demeyin, bedelini ağır ödedim. Ve halen ödüyorum. Şimdi nasıl hissedeceğimi merak ediyorum.  Hiç ayrılmamışım gibi mi, yoksa çok değişmişim gibi mi? Bir yandan da düşünmeden edemiyorum; gezmeyi seven birçok insanın aksine, benim içimdeki merak belki de sadece bir huzur arayışı. Bulsam kıpırdamak istemeyeceğim... Belki... Belki de en başından Venedik'in bir parantez olduğunu bildiğim için parmağımı oynatmak istemedim. Belki orası benim hayatım olsaydı, oradan da kaçma planları yapardım. 

Zaman zaman Lido sahilinden topladığım deniz kabuklarını kulağıma götürüp dinliyorum. Halen su sesi gelmesine şaşırıyorum...






Friday, 3 May 2013

Bir Dövmenin Hikayesi - Kağıttan Uçak



Paper Plane from InkyMind on Vimeo.

Evet bayanlar baylar, annecim babacım, hatırlar mısınız bilmem, yani okumadıysanız zaten hatırlayamazsınız da, ben Goa'dayken çok fena düşüp bileğimi sakatlamış ve bunu sakinleştikten sonra bir blog yazısıyla duyurmuştum. Daha yumuşak olur gibi gelmişti. Olmamıştı. Ama ders aldım mı? Almadım. O zamaaan söyleyeyim, başlıktan da anlayabileceğiniz gibi dövme yaptırdım. (Düşmekten falan daha iyi ya, güzel girdim değil mi konuya? "Oh çok şükür bir şey olmamış. Dövme varsın olsun" demiştir aile büyükleri herhalde)


Dün bir arkadaşım telefonunu duymayınca mesaj atmış "Neden cevap vermiyorsun tayyare dövmeli kız?" diye. Bazılarınız bilmez benim küçüklüğüm Ürdün'de geçti. İlk konuşmaya başladığım zamanlarda gökyüzündeki uçağı gösterip "tayyare geçiyoo" demişim. Ya da böyle bir cümle. O yüzden pek çok güldüm.
Tayyarem var artık... Kağıttan, çevre dostu...

İlk uçağa bindiğimde 4 aylıkmışım. Londra-Amman uçuşu. İlk yol arkadaşım belinde silahıyla oturan sivil polis. Hafiften bilinçlenmeye başlar başlamaz ilk masallarımı da uçakta kurguladım. Bir çizgi film vardı bulutlarda yaşayan sevimli ayılarla ilgili. O benim en sevdiğim çizgi filmdi. (Ürdün'de olduğumuzdan çizgi film dağarcığım TRT 1'den biraz daha genişti) Neyse bulutların pamuktan olduğunu, o ayıcıkları görebileceğimi hayal ederdim. Pencereyi açsalar da çıksam diye düşünürdüm. Bunun pek mümkün olmadığını beni ilk kokpite soktuklarında anladım. British Airways'in çocuklara hediyesi olarak. Ne kadar çok düğme... Ne kadar çok düğme...  (O pamuk olayını kafamdan atalı da pek fazla olmuyor)

Uçağa binmek Konya'daki askeri havalanına inip heyecanlı bir şekilde aile büyüklerinin kucağında şımartılmak demekti. Ya da Londra'daki parklarda ördekleri besleyip hayvanat bahçesinde aslan görmeyi ummak... Genelde bu iki yerden birine gidiyorduk. Ve ikisi de çok mutluydu. Sonra eve dönüyorduk. Onu da seviyordum. Sonuç olarak benim de evcil bir hayvanım vardı ve özlüyordum. Prenses çiçeği adını verdiğim balkondaki Japon gülü. Gülmeyin. Devamlı ölüp dirilen bir canlı, hayvan statüsünde benim için.

Sonra büyüdüm. Uçak ilginçliğini yitirdi. Bir noktadan öbürüne varmak için kullanılan sıkıcı bir ulaşım aracı olmaya başladı. Hatta bir ara korkmaya başladım. Sonra geçti. Nepal'de kapısı zor kapanan dandirik bir pervaneliye, Peru'da organlarımın yerini değiştirmek suretiyle içimi kaldıran mini mini bir uçağa bindim. Neymiş, maymun görecekmişim...


Pilotla aynı alanda bulununca uçmaktan yeniden zevk almaya başladım. Amma velakin konumuz bunların hiçbiriyle alakalı değil. Yaşasın blog yazıları. İnsan çok geniş saçmalayabiliyor.

Çimlere yatıp geçen uçaklara bakmayı seviyorum. Kimler var, nereye gidiyorlar, nasıl hissediyorlar diye merak ediyorum. İnsanın ayağının yerden kesilip tamamen başka bir diyarda bitmesi fikri çok hoşuma gidiyor.  Bu arada yanlış anlaşılmasın,  yerden ve yavaş seyahat etme taraftarıyım. Yeni planlarımda uçağa neredeyse hiç yer yok.  Ama işin hayal kısmı yine de gökyüzünde...

Benim uçağım kağıttan ve onu bir motorlu taşıt olan uçağı sevdiğim için yaptırmadım. Yolculuk takıntılı olduğum için de yaptırmadım.  Bir gün karar verip bir uçak biletiyle en büyük hayalimi gerçekleştirdiğimi, dünyanın çevresinde bir tur attığımı unutmamak için yaptırdım. Kimsenin ne dediğini umursamadan, benim için anlamlı ve önemli olan bir şeyi gerçekleştirebildiğim için. Değilse yaptığım bir cesaret işi, bir böbürlenme konusu, zor bir mesele veya insanlık için yarım tırnak boyutunda bir ilerleme falan değil. Çünkü bazen unutuyorum. Hep bu konudan bahsediyorsun, nasıl unutuyorsun diyeceksiniz. Hatırlayabilmek için yazıyorum. Değilse kendimi yalnız seyahat eden insanların bloglarını okurken "vay be" diyerek bulduğum oluyor. O derece unutuyorum... Döndüğümden beri ucu görünmeyen incecik bir ipin üzerinde duruyormuş gibi hissediyorum. Takılıp kaldım mı diye düşünüp duruyorum. Ama biliyor musunuz, kalmadım. Ve kalmadığımı daha bu sabah fark ettim. Çünkü birçoğunuz için çok kolay olan bazı şeyler benim için zor.

Yoldayken hep korkularımın üzerine gitmeye çalıştım. Sözlü ifade ettiğimdeyse "Orada kuğular var" tarzında mesela,  çevremdekiler "saçmalama Duygu, tek başına yolculuk etmekten korkmuyorsun, bundan mı korkuyorsun?" deyip durdular. (kuğu fobyası)

"Bundan mı korkuyorum?"

Son birkaç ayda korkularımla ilgili büyük adımlar attım. Kimse nedir bunlar diye sormasın. İpin üzerinde yürüdüm, tıkanıklıklarımı gördüm ve aşmaya çalışıyorum. Eskiden kendimde bu soruyu sorma hakkını bulmuyordum, artık buluyorum:

"Bundan mı korkuyorum?"

Artık düştüğümde uçağa bakıp kendimi rüzgara bırakmam gerektiğini hatırlayacağım. Rüzgar düşürür de kaldırır da. Kanadım kırıldığında yardım istemesini bilmem gerek ve bazen de kırık kanatla uçmayı yeniden öğrenmem. İşte bunları derime kazıdım  Çok bir klişe oldu bu kısmı galiba, dövmeden soğudum resmen...

Şaka soğumadım,  kendimi bir cool hissediyorum ki sormayın. İçime asi gençlik kaçtı... Hatta dövmeciler arasına "ana ne güzelmiş" muhabbeti döndü yapılırken, bir böbürlendim ki görmeniz gerekiyordu.

Haydi bol uçmalı az düşmeli bir hafta sonu olsun...