Thursday, 6 June 2013

"Onurlu bir yaşamı seçiyorum"

Herkes yazıyor ben tekrar etmeyeyim diyordum. Vazgeçtim. En çok da yalnız olmadığımı hissetmeye ihtiyacım varmış çünkü. Aynı yazıdan ne kadar çok okursam o kadar umutlanıyorum. Hep kötü sonlara inanan biri olarak ilk defa bir ışık var mı diye kalbim çarpıyor. İlk defa gidesim yok. İlk defa kendimi bir yere ait hissediyorum .  Şu anda Balkan'larda olmalıydım sırt çantamda, erteledim. Bir adım uzaklaşmak istemedim... İstemiyorum.


Tam olarak ne oldu idrak edemedim, edemedik. 31 Mayıs sabah uyanıp parkta olanları okuyunca "Artık yeter" dedim. O zaman sanıyorum ki o kadar kalabalık değiliz. Halen üzerimde bir yalnızlık örtüsü... Arkadaşımla buluşacaktım. Aradım, "Ben Gezi'ye gideceğim iptal edelim" dedim. O başıma bir şey gelecek diye endişelenip "Bak gel Belgrad Ormanı'nda yürüyelim onun yerine" dedi. "Ama bugün gitmezsem Belgrad'da kalmayacak" diye cevap verdim. Sanki her şey buna bağlıymış gibi geldi. Gitmezsem pişman olacakmışım gibi. Bundan böyle hiçbir şeye ses çıkartma hakkım kalmayacakmış gibi... Derken... Ardı ardına mesajlar yağmaya başladı. Tanıdığım kimse olmayacak sanıyordum, 15 kişilik bir grup oluverdik. Osmanbey'den Taksim'e doğru yürümeye başladık. Meğersem biz çok kalabalıkmışız...

31 Mayıs Cuma günü gördüklerimi balık hafızama rağmen unutamayacağıma biliyorum. Polisin bize düşman gibi davrandığını, ardı ardına atılan gaz bombalarını, sokak aralarında kalbimiz güm güm atarak koşuşlarımızı... Ben şahsen birkaç barışçıl yürüyüş dışında hiçbir eyleme katılmamışım, çevredeki  gazdan etkilenmiş olsam da hiç gaz yememişim...  Elimizde ağzımıza yüzümüze sürmek için 2 limon, saf bir şaşkınlıkla bakıyoruz olanlara. "Biz düşman mıyız?" Öyle bir topluluk var ki, ben arkadaşıma "Susadım" diyorum, arkamda hiç tanımadığım bir kişi su şişesini uzatıyor. İnsanlar fularlarımıza talsitli su sıkıyor, maskelerini paylaşıyorlar. Dükkan sahipleri yüzümüze sirke sürüyor. Biz böyle bir topluluğuz ve düşmanmışız gibi devlet bize saldırıyor... Bunu nasıl unutabilirim?

Sonra eve geliyorum, televizyonu açıyorum. Hiçbir şey yok. İşte o zaman çok büyük bir darbe almış gibi hissediyorum. Midem allak bullak olmuş. Hem gazdan, hem stresten. İyice fenalaşıyorum. Medyaya hiç güvenmiyordum güvenmemesine de, bu kadarını da beklemiyordum sanırım. Belki de bencilce benim yanımda olacaklarına inanıyordum. Böyle bir ihaneti nasıl unutabilirim?

Cumartesi günü biz Taksim'e yaklaşırken polisin çekildiği haberi geliyor. Ve sonra başka bir boyuta geçiyoruz. İnsanlar sprey boyalarla her tarafa içinden kopanları yazmışlar. Bir isyan havası hakim, evet, ama herkes nasıl kibar... Halen çok şaşırıyorum. Gezi parkında Çarşı'nın, Devrimci Müslimanların ve LGBT'nin aynı coşkuyla alkışlanması (tamam Çarşı biraz daha fazla alkış almış olabilir), devamlı birilerinin "al ye, valla yemezsen küseriz" diye elinize bir şeyler tıkıştırması ve çarpınca "Çok çok özür dilerim" diye uzun muhabbetlere başlaması insanı inanılmaz pıtırcık bir ruh haline sokuveriyor. Böyle insanlar da varmış demek. Pek çok yazıldığı gibi, şirinler köyü gerçekmiş. Bu köyde telefon da çekmiyor, bazen bencillik edip kendimizi ütopyamızda kaybediyoruz. O sırada Türkiye'nin birçok yerinde insanlar cehennem yaşıyorlar halbuki. Biz sadece "Bu iş nereye gidecek" diye birbirimize sorup duruyoruz...



Bazı şeylere çabuk alıştık. Seyyar satıcıların "gaza maske" diye bağırmalarına, Osmanbey'den Taksim'e yürümeye, yasaklı hiçbir alanın kalmamış olmasına, çantamıza sirkemizi, maskemizi atmadan sokağa çıkmamaya, ağzımızın gözümüzün birbirine karışıp deli gibi yanmasına...  Ama en ufak bir gürültüde irkiliyorum, duman görsem ilk aklıma gelen "gaz bombası mı?" oluyor.  Uyuyamıyorum. 2-3 saatte bir uyanıp twittera bakıyorum. Arkadaşlarımı merak ediyorum.  Eve gaz atıldığına dair kabuslar görüyorum. Umutluyum ama korkuyorum... Canımın yakılmasından değil, "insan" gibi yaşama hakkını elde edememe ihtimalimizden. O yüzden vazgeçmemeliyiz, biliyorum. Ve yalnız değilim.

Ne güzel bir duyguymuş bu, yalnız değilim. Yalnız değiliz.

Ve ne kadar çok insanı yalnız bırakmışız... Kendimize dokunmayana nasıl bulaşmamış, nasıl sırtımızı dönmüşüz. Onlar bizim ihanetimizi nasıl unutabilirler? Özür dilemek istiyorum, ama yüzüm yok...