Monday, 21 October 2013

KÖTÜLÜK, Sana Merhaba Demeyeceğim

Sene 2004. Günlerden bugün. Dışarıda deli gibi yağmur yağıyor. Ev bol sarımsaklı makarna sosu kokuyor ve salonda Joni Mitchell içimi acıtırak bir şeyler mırıldanıyor.


Biz mutfaktayız. Ben 23 yaşımdayım. Karşımda 40 yaşında, kaslı ama kambur duran, suratındaki bunca çizgiyi nasıl edindiğini merak ettiğim çok çirkin bir adam oturuyor. Dişlerinin çoğu yok. Ama sanki tüm evi, hatta tüm mahalleyi dolduruyor. Her dediğini hayranlıkla dinliyorum. Birçok insanın "kaybeden" damgası yapıştıracağı bu adam, benim gözümde Tanrılaşıyor.

- Duygu kötülüğü kabul etmelisin.
- Nasıl yani?
- Kötülüğün var olmadığına inanıyorsun. Hep bir neden bulmaya çalışıyorsun. Korkuyorsun, kaçıyorsun... Kötülüğü iyiliği tanımlamak için kullanıyorsun sadece. Halbuki kötülük, orada, öylece duruyor. Ondan tiksinme, sadece kabul et. Sonra rahatlayacaksın.

Bizde kaldığı 1 hafta boyunca neden konuyu hep buraya çekmeye çalıştığını anlayamıyorum. Çünkü tanıdığım en iyi insan. Sonra gidiyor ve ben garip bir şekilde seviniyorum. O bu konuşların büyük bir kısmını hatırlamıyor. Çoğu fazlaca şarap sonrası söylendiğinden veya biraz deli olduğundan...

Birkaç sene sonra kendi evinin tuvaletinde ölü bulunduğunu öğreniyorum. Günlerce kimse fark etmemiş. Kendisini arkasından ağlayacak kadar tanımıyorum ama uykusuz gecelere de engel olamıyorum.

Ve yine yağmurlu bir günde, başka bir mutfakta, kız arkadaşı "Bu kadar kötü bir dünyaya uyum sağlamayı bir türlü beceremedi" diyor. Birden bana söylediği bütün kelimeler, harfler, sesler başımın etrafında dönmeye başlıyor. İçimi bir korku alıyor. Benden de daha zayıf bir insan olduğunu anlıyorum. Ne doğru, ne yanlış bilemiyorum. İnsan bir gün dünyaya karşı böyle pes edebilir mi, yoksa beynindeki elektrik yanlış mı çalışıyordu diye merak ediyorum. Beni kendine yakın bulmuş olması tüylerimi ürpertiyor...

Şimdi 32 yaşındayım. İlkokuldayken kedileri yakalayıp işkence eden çocuklara, orta hazırlıktayken beni tuvaletin çöpüne iten kızlara veya sandalyemin altına sümüklü mendillerini atan lisenin parlak çocuğuna nasıl şaşkın bakıyorsam, halen kötülüğe öyle hayretle bakıyorum... Halbuki yediğim tekmenin sayısı yok...

Ancak durum şu ki, kötülük bu yaz başından beri büyük darbelerle beni ve çevremi etkilediğinden, içinde bulunduğum çaresizlik devleşmeye başladı. Bizleri yavaş yavaş çiğniyormuş gibi geliyor ve sanki serçe parmağıyla da beni hafif hafif ezerek alay ediyor.

Sık sık o mutfağı düşünüyorum... Ve değişmemeyi umuyorum. Kötülük umudu yediğinde, her şey bitiyor.


Sunday, 6 October 2013

Sığınağa Elveda




Bu hafta beni yataklarım ve koltuklarım terk edecek. Sonra da yavaş yavaş diğerleri... 
Ve gideceğim.
Çok bir geçmişimiz yok. Duvarlarla 2,5 senemiz olmuş, mobilyaların çoğu toplama. En eski birlikteliğim 5 seneyi bulur ancak.
Yıllardır oradan oraya taşınıp birikmeye devam eden "an"ı koleksiyonum var ama onlardan ayrı kalmaya zaten alışkınım.

Ben aslında her gün gözümü ayrı bir yerde açmayı severim. 
Evleri sevmem. 
Sığınakları severim. 

Bu evi galiba çok sevdim.
En cesur kararlarımı bu evde verdiğim için olabilir.
Çok kahkaha gördü
Çok gözyaşı gördü
Çok insan gördü
Çok yalnızlık gördü

Bir de akorsuz piyanomdan çok çekti

Hiç tanımadığım insanlar kendi garip hayatlarını yaşarlarken bu duvarlardan benim garip yaşantım ufak ufak sızacak mı acaba?

Çok iyi bir sığınak oldun.
Şimdi biraz sığınaksız savrulma vakti. 

Hasta la vista beybi!